Sanat

Söyleşi | Yönetmen Kıvanç Sezer: Her işçi cinayeti haberi okuduğumda bu hikayeleri birisi anlatmalı dedim

Türkiye’de son zamanlarda hayatın pek çok alanında olduğu gibi sinema da tekdüze bir forma sıkıştırılmak isteniyor. Sadece hakim ideolojinin yansımalarını yeniden üreten sinema filmlerinin “makul” kabul edildiği bu dönemde “sınıf çelişkisi ve iş cinayetlerini” merkezine alan Babamın Kanatları filmi “hiç yaşanmıyormuş gibi yapılanları” beyazperdeye taşıdığı için çok önemli bir noktada duruyor aslında.

Babamın Kanatları filminin yönetmeni Kıvanç Sezer ile, kendi filmini, Türkiye sinemasının mevcut durumunu, filmlerde dezavantajlı kesimlerin temsil edilme durumunu ve sosyolojik sorunlara eğilen filmlerin yaşadığı sorunları konuştuk…

Yönetmen Kıvanç Sezer

“Babamın Kanatları” Türkiye sinemasında son dönemde karşılaştığımız güçlü ve kendisinden söz ettiren filmlerden birisi olmayı başaran kaliteli bir yapım. Öncelikle, emeğinize sağlık diyelim. Senaryonuzu Ömer Çetin isimli bir üniversiteli gencin iş kazası sonucu inşatta hayatını kaybetmesinden esinlenerek kaleme aldığınızı birkaç röportaj ve söyleşide belirtmiştiniz. Peki, film bir şekilde bu gencin ailesine veya yakınlarına ulaştı mı ya da onlardan bir geri dönüş alabildiniz mi?

Hayır henüz ulaşmadı. Bir şekilde ulaştırmak istiyorum. Ama film bunun da ötesinde sadece Ömer Çetin’in ailesine değil binlerce aile var ve hepsine ulaştırmak istiyorum çünkü hepsiyle bir duygudaşlık yaşıyorum. Örneğin Bir Umut derneğinde iş cinayetlerinin hukuki mücadelesini veren ailelere özel bir gösterim yaptık ve çok anlamlıydı.

Film öyküsü itibariyle oldukça yalın bir gerçekçilik taşıyor ancak diğer yandan çocuksu bir umudu çağrıştıran bir isme de sahip. Bir filme isim koymanın zor olduğu aşikar… “Babamın Kanatları” isminin öyküsü nedir? Bu isim filmle ilgili bize nasıl ipuçları veriyor?

Bazı filmler ismiyle doğar, bazen de bir öykü yakalar ve giderek öyküyü ve duygusunu süzerek ismi bulursun. İlk bulduğum isim “Kan Parası” idi ama bunun çekici değil itici bir çağrışımı vardı. Değiştirmek istiyordum. Babamın Kanatları ismi aklıma geldiğinde bir kaç anlama alan açtığını düşündüğüm için sevdim.

‘Film inşaat işçilerini anlattığı için de işçilerin Kürt olma hallerini de hikayeye dahil etmek istedim’

“Babamın Kanatları” hikaye temelinde inşaat işçilerini merkeze oturtuyor olsa da film boyunca birçok farklı kesimin de yaşamlarına ucundan kıyısından şahit oluyoruz. Etnik bir kesim olarak Kürtler, muhafazakar kesimin bir temsili olarak görülebilecek Nihal karakteri, başka işçi kesimlerine atıfta bulunan mağaza çalışanları bunlardan yalnızca birkaçı… Karşımıza çıkan bu temsillerin filmin öyküsü içerisinde kazandığı ya da kazanabileceği önemler neler? Örneğin Kürt bir işçi temsilini üstlenen İbrahim ve Yusuf karakterlerinin etnik kimlikleri filmde nasıl bir lokomotif görevi görüyor? Bu temsillerle izleyiciye aktarmak istediğiniz spesifik anlamlar var mı?

Etnik, dinsel ve kimliklere dair diğer varoluşların yaşadığımız çağın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bunları reddedemeyiz. Ancak özellikle işçi sınıfı için esas ve ortak derdin sınıfsal çelişki olduğunu ve bunun üzerinden ancak doğru bir birliktelik veya ayrım kurulabileceğini düşünüyorum. Film inşaat işçilerini anlattığı için de işçilerin Kürt olma hallerini de hikayeye dahil etmek istedim. Aynı şekilde Nihal ve Resul gibi karakterler de kendi gerçeklikleriyle yer bulsunlar istedim. Bütün filmi yazarken referansım hep gerçekliğin kendisi idi ve onu aktarmak istedim.

Filmde Resul karakteri bana göre oldukça arada kalmış bir karakter. Bir yandan kendisi de kapitalizmin altında ezilen bir başka kesimi temsil ederken diğer yanda problemli bir patron kılığına bürünüyor. Yusuf karakterinde de bir nevi Resul karakterinin erken dönemini görüyor gibiyiz. Her ne kadar film bize en çok ezileni düşünmeye itiyor olsa da ben Resul karakterinin arka plan hikayesini de merak ettim açıkçası. “Babamın Kanatları’nın bir üçlemenin ilk filmi olduğunu belirttiniz. Peki bundan sonraki filmlerde Resul ve Resulgillerin hikayelerinden de haberdar olup onlarla da aynı empatileri kurabilecek miyiz?

Söylediğin doğru. Resul hem ezen hem ezilen bir karakter. Aslında bir maşa. Patronların elinin yanmamasını sağlıyor. Yusuf’un da rol modeli. Bundan sonraki filmde Resulgillerdense o evleri satın alan orta sınıf beyaz yakalı kesimin hayatını anlatmaya çalışacağım.

Türkiye’nin içinde bulunduğu gerek politik gerek ekonomik gerekse psikolojik zor ve yıpratıcı zamanlarda Türkiye sinemasının ters orantılı olarak gelişim gösterdiğini ve oldukça kaliteli yapımlara imza attığını düşünüyorum. Görünmeyen ya da sinemacıların “konu”su kapsamına almadığı birçok kesim bu dönemde beyazperdede görünürlük kazanmaya başladı. Kazandığı görünürlüğün yanı sıra hem bu kesimleri konu edinen yönetmenlere başarı getirdi hem de büyük kesimlerin dikkatini çekebilen bir konum kazandı. Bu bağlamda bir değerlendirme yapmanız gerekirse Türkiye’de sinema-politika ilişkisini nasıl yorumlarsınız ve “Babamın Kanatları” bu ilişkide nasıl bir konumda yer alıyor?

Bu başlı başına bir röportaj konusu. Ama ben de son yıllarda konuları birbiriyle farklılık gösterse de ilk filmlerini yapan yönetmenler arasından oldukça başarılı işlerin çıktığını düşünüyorum. Politik olarak tam örtüşmese de bu Türkiye sinemasının gelişmekte olduğunu ve kısmen de olsa yaşadığı topluma dair hikayeler anlatma derdini taşıyan yönetmen ve yazarların ortaya çıkmaya çalıştığını gösteriyor. “Babamın Kanatları” da bu çabalardan biri sadece. Görünmeyeni görünür kılmaya çalışan filmlerden birisi olarak kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Film özellikle festivallerde büyük ilgi gördü ve çoğu festivalden önemli ödüllerle döndü. Peki sizce festivaller Türkiye’deki dağıtım ve gösterim tekelini kırmada etkin bir rol üstlenebiliyor mu?

Festivallerin dağıtım ve gösterim tekelini kırma şansı olduğunu düşünmüyorum. Festivaller daha çok vizyonda görünme şansı olmayan ya da düşük olan filmlere görünme ve duyulma şansı veriyor. İhtiyacımız olan şey yeni bir dağıtım modeli ve belki de belediyelerin dahil olduğu filmlerin özellikle Anadolu’da gösterimini teşvik edecek yeni bir sistem.

‘Tarihe not düşüyoruz. Bunun verdiği sorumluluk beni diri tuttu’

Bir film yapmanın belki de en çetrefilli kısmı gerekli motivasyonu bulabilmek onu devam ettirebilecek güce sahip olmaktır. Bir sinema öğrencisi olarak, kendimde, ülkede olup biten ve problem olarak gördüğüm birçok unsuru anlatacak ya da izleyiciye aktaracak yeterliliği bulamadığım zamanlar oluyor. “Babamın Kanatları”nın da konu bakımından ülkede yenilikçi bir duruşa sahip olduğunu kabul edersek siz bu motivasyonu kendinizde nasıl buldunuz ve devamını nasıl sağlayabildiniz?

Söylediğin şey çok doğru. İçinden geçtiğimiz bu baskıcı ve bunaltıcı ortamda toplumun ve genel olarak da insanların yararına bir şeyler yapma duygusu ise eğer sizi sinema yapmaya yönlendiren, o zaman sürekli yakıt ikmali yapmalısınız. Ben “Babamın Kanatları” sürecinde bunu çok derinden yaşadım. Bir taraftan bu yaptığım şeyi toplum talep etmiyor ki düşüncesi, bir taraftan da tarihe karşı hissettiğim sorumluluk duygusu içimde çatıştı. Türkiye’deki destek mekanizmalarının eksikliği ile maddi sıkıntılar yaşadığım süreçte diğer taraftan da her şantiyenin önünden geçtiğimde ya da işçi cinayeti haberi okuduğumda bu hikayeleri birisi anlatmalı dedim. Biz çok önemli bir şey yapıyoruz. Tarihe not düşüyoruz. Bunun verdiği sorumluluk beni diri tuttu diyebilirim. Bir de çok sabırlı olmak ve asla pes etmemek gibi özelliklerimin de etkisi oldu.

Filmin dünya gösterimi Karlovy Vary Film Festivalinde yapıldı. Batılı izleyicilerden ve yönetmenlerden filme dair nasıl tepkiler aldınız? Konu itibariyle kendi ülkeleriyle benzerlik kuranlar oldu mu ya da nasıl karşılaştırmalar yapıldı?
Film Karlovy Vary’de oldukça beğenildi. Güzel yazılar çıktı, seyircilerden güzel tepkiler aldık. Örneğin Türkiye’de iş yasası olup olmadığını sordular. Ben de gayet iyi bir yasanın olduğunu fakat bunun uygulanmadığını söyledim. Karlovy Vary Türkiye’de pek bilinmese de önemli bir festival. Son 20 yıldır ana yarışmadaki ilk Türkiye filmi biz olduk örneğin ve orası film için de iyi bir başlangıç oldu. Filmin yolculuğu hala devam ediyor.

‘Beyaz yakalı orta sınıfın da pek kabul etmese de bazı noktalarda kaderinin mavi yakalı işçilerle aynı olduğunu düşünüyorum’

“Babamın Kanatları” filmiyle birçok izleyici ve eleştirmen tarafından üslubunuz Ken Loach’a benzetildi. Bundan sonra da sizi bu tarz, işçi sınıfını konu edinen, onun sorunlarını anlatan ya da çoğunlukla alt ekonomik sınıfa mensup bireylerin yaşamlarını ele alan filmler ile mi izleyeceğiz? Bir gazete haberinden esinlenerek ortaya koyduğunuz etkileyici bir yapımın ardından bir sonraki esin kaynağınız ne olacak? Aklınızda ele almak istediğiniz bu tarz başka konular da var mı?

Böyle bir benzetmeden yalnızca onur duyarım. Ama sanıyorum Ken Loach’un son filmi “Ben, Daniel Blake” filmiyle olan benzerliğin de etkisi var diye düşünüyorum. Kendime yalnızca işçilerin, madunların yoksulların hayatını anlatmak gibi bir hedef biçmedim. Açıkçası beni etkileyen bana dokunan konularda film yapmak istiyorum. Burada elbette sınıfsal bir bakış tüm filmlerinde olacak çünkü hayata bir yönüyle böyle bakıyorum. Benden bir burjuva güzellemesi göremezsiniz örneğin. Ya da tam tersine bir emekçiyi ya da kadını aşağılayan bir filmde göremezsiniz. Bundan sonraki filmimde ilk filmde inşaat halinde gördüğümüz siteye yerleşen bir çiftin hikayesini anlatarak üçlemenin ikinci filmini çekmeyi düşünüyorum. Beyaz yakalı orta sınıfın da pek kabul etmese de bazı noktalarda kaderinin mavi yakalı işçilerle aynı olduğunu düşünüyorum ve bunu göstermeye çalışacağım.

‘Filmler seyirciye gidememesi büyük bir sorun’

Film hayal ettiğiniz ölçüde izleyiciye ulaşabildi mi? Türkiye’de önemli sosyolojik sorunlara eğilen bu tarz filmlerin yaşadığı izleyici azlığı Türkiye’deki sinema seyircisinin bu tarz filmlere gösterdiği duyarlılığın eksikliği mi yoksa sinema sektörü genelinde yaşanan dağıtım tekelinin yarattığı bir problem mi?

Bu problemin çok boyutlu olduğunu düşünüyorum. İçinden geçtiğimiz dönemin; seyircinin sadece gülmeye yönelik filmlere ilgisinin artmasının; dağıtım alanındaki tekelleşmenin; internetten korsan izleme alışkanlığının ve dijital gösterime geçilmesinden sonra film üretim ve gösterim sayısındaki artışın etkisi var. Her biriyle ayrıca ilgilenilmesi gerekir. Evet belki seyirci, özellikle de genç seyirci, bu dönem sosyal sorunlarla ilgili filmlere gitmek istemiyor. Ama daha büyük sorun bu filmler seyirciye gidemiyor. Mersin, Aydın, Adana, Antep, Samsun, Çanakkale, Tekirdağ, Mardin gibi şehirlerde ciddi bir seyirci potansiyeli olmasına rağmen oralarda bu filmler oynamadığı için seyirci de ana akım filmlere mahkum oluyor. İşe bu dağıtıma alternatif kanallar açarak başlamak lazım.

İlk uzun metraj filmini çekmiş bir yönetmen olarak yaşadığınız zorluklardan yola çıkarak Türkiye’de sinema sektörüne dair geliştirilebilecek ya da düzeltilebilecek unsurlar nelerdir size göre ve bu sektörde bir şekilde yer edinmek isteyen genç sinemacılara ve sinemaseverlere önerileriniz var mı?

Önceki sorularda da anlatmaya çalıştığım dağıtım sorununun bu konunun temeli olduğunu düşünüyorum. Bir ikincisi sinemada içinde yaşadığımız topluma özgü olduğu kadar evrenselliği de olan eserlerin çıkmasının önemli olduğunu bunun da hem liyakat baz alınarak verilen destekler hem de toplumu gözlemleyen onu dert edinmiş bir yaratıcı kuşağın yetişmesiyle mümkün olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sinema yapmak isteyen genç arkadaşlarımızın bol bol film izlemesi ve bunlara kafa yorması gerekiyor. Ben şu anda sinemamızda en büyük eksiğin felsefi düşünüş eksikliği olduğunu bunun da sanatsal bir forma dönüştürülmesi sürecinin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yılmadan ve korkmadan yaratmaya devam etmelerini diliyorum.