Medya Söyleşi

Söyleşi | Fatih Polat: Erdoğan’ın, medyanın toplumsal algının şekillendirilmesindeki rolünü önemseyen bir tarihi var

Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni – Gazeteci Fatih Polat, Türkiye’de sürekli baskı ve sansürlerle boğuşmak durumunda kalınan bir basın rejimi olduğunu belirtiyor. Polat, Türkiye basın tarihi boyunca belirli bir dönem aralılığında bu kadar gazeteci davası hiç olmadığını vurgulayarak “1990’lı yıllarda gazeteciler öldürülerek susturuluyordu bugün ise gazeteciliğin öldürülmek istendiği bir dönemden geçiyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Polat, Doğan Medya grubundaki işlerinden referandum tercihlerini ‘hayır’ olarak açıkladıkları için uzaklaştırılan İrfan Değirmenci ve Hakan Çelenk’in durumunun da artık uyarılara gerek dahi kalmadan Saray’ın ve AKP’nin arzuladığı medya yapısının oluştuğunu gösterdiğini söylemekte.

Fatih Polat ile Türkiye basın tarihi, mevcut dönemdeki gazetecilik mücadelesi ve Erdoğan ve AKP rejiminin medyayı kendi iktidarlarının meşruiyetini güçlendirmek adına nasıl kullandığı konularında konuştuk.

“Türkiye’de gazetecilik tarihini ‘gazetecilik yapmaktan’ çok ‘gazetecilik yapmanın mücadelesi’ oluşturuyor” değerlendirmeleri yapılır, bu değerlendirmeye katılıyor musunuz? Gazetecilik yapma mücadelesi Türkiye gazetecilerinin kaderi midir?

Evet, Türkiye’de gazeteciliğin serüveni ne yazık ki böyle. Aslında, sadece bizde değil, gazetenin doğup geliştiği ülkelerde ve dünyanın başka coğrafyalarında da belli bir dönem için, gazetecilik faaliyeti ile basın özgürlüğü mücadelesi birbirini tamamlayan bir mecrada gelişmiştir. Ama örneğin Avrupa’da 20. yüzyılda ve 21. yüzyılda basın özgürlüğü bakımından bizimle kıyaslanamayacak genişlikte bir basın özgürlüğü alanından söz edebiliyorsak, bunun nedenlerini Avrupa’da 19. yüzyılda yaşanan işçi sınıfı mücadaleleri ve çeşitli hak arama mücadelelerinin, özgürlüklerin teminatı olacak bir etki yapmış olmasında görmek gerekiyor.

Biz de ise, doğuşundan itibaren hep kırılgan bir demokrasi olduğu için, bunun basın alanına yansıması da, sürekli baskı ve sansürlerle boğuşmak durumunda kalınan bir basın rejimi biçimde oluyor. ‘Basın Bayramı’nın, ‘Sansürle mücadele günü’ olarak kutlandığı başka ülke var mı?

‘Türkiye basın tarihi boyunca belirli bir dönem aralılığında bu kadar gazeteci davası hiç olmadı’

Gazetelere baskı, gazetecileri tutaklama ve gazetecileri hedef gösterme konusunda AKP’nin basına karşı politikalarının daha önceki hükümetler ile benzerlikleri ve ayrıştığı noktalar nelerdir?

Türkiye’de basın üzerindeki baskılar Cumhuriyet dönemi öncesinden başlıyor ve belirli dönemlerde, belirli mücadeleler ve o dönem güç dengelerinin dolaylı sonucu olarak basın özgürlüğü alanı görece genişlese de bu süreçler ardından askeri darbelerle kesintiye uğradı. AKP ise, Türkiye’de darbelerle mücadele ettiğini söyleyerek darbe dönemlerini aratan uygulamalara imza atmak konusunda en mahir partidir. Türkiye basın tarihi boyunca belirli bir dönem aralığında bu kadar gazeteci davası hiç olmadı. 1990’lı yıllarda gazeteciler öldürülerek susturuluyordu bugün ise gazeteciliğin öldürülmek istendiği bir dönemden geçiyoruz. Bu arada AKP döneminde de gazeteci cinayetine tanık olduğumuzu atlamayalım. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca bu kadar medya organının kapısına mühür vurularak, mallarına el konulmadı.

ÇGD: Tutuklu Gazeteci Sayısı 154

Gazeteciliği iktidar goygoyculuğu sananları bir tarafa bırakırsak -ki bırakmalıyız- bugün Türkiye’de gazeteciler olarak bizler, ya meslektaşlarımızın ya da kendimizin yargılandığı duruşmalar arasından kalan zamanda gazetecilik yapmaya çalışan bir haldeyiz. Adliye arası gazetecilik dönemi bu.

Bugün iktidarın ‘havuzu’ durumunda olmadığı gerekçesiyle insanların belki bir parça haber bulabileceği düşüncesi ile takip ettikleri Doğan Grubu’na bağlı Kanal D’den İrfan Değirmenci’nin referandumda ‘hayır diyeceğini açıkladığı gerekçesiyle atılmış olması da yine AKP iktidarın baskısının merkez medyayı nasıl teslim aldığını gösteriyor. Doğan Grubu, özünde sendikayı sahip olduğu basın kurumlarından atan ve sayısız iyi gazetecinin işine son veren bir gruptu zaten. Ama, referandumda iki seçenekten biri olan ve Cumhurbaşkanının, Hükümetin tercihi olan ‘evet’ten yana oyunu kullanacağını ifade eden Hürriyet Yazarı Fatih Çekirge’nin bu yazısı ‘yayın ilkelerine’ aykırı bulunmayıp, iktidarın hışmını çeken ‘hayır’ seçeneğinden yana desteğini açıklayan bir gazeteci işinden ediliyorsa bu artık tam teslimiyet anlamına geliyor. Merkez medyanın dizlerinin bağını bu kadar çözen de, elbette kendi yapısal karakteri yanın da bu iktidar baskısının düzeyidir.

‘Rızanın üretimini rızanın kendi doğallığına terk etmeyen bir iktidar var karşımızda’

Recep Tayyip Erdoğan, İBB Başkanlığı döneminden itibaren medyanın gücünü farketmiş ve kendisini anlatmak için medyayı iyi kullanmış bir siyasetçi profili çizmekte. AKP’nin toplumsal rızasını oluşturmasında medyanın etkisi nedir?

Evet, Erdoğan’ın Refah Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı seçildiği 27 Mart 1994 Yerel Seçimlerinden itibaren medyanın, toplumsal algının şekillendirilmesindeki rolünü önemseyen bir tarihi var. Tek başına iktidara geldiği 2002 seçimlerinden itibaren de, örneğin ilk dönem aldığı oy açısından kendisi açısından riskli bir siyasi özne olarak gördüğü Cem Uzan’ın medya organlarını iktidar gücünü kullanarak denetimine geçirmekten başlayan hamleler, bugün medya patronlarını telefonda ağlatan, yayınlarından rahatsız olduğu gazetecileri ‘vatan haini’ ilan ederek yargılanmasını sağlayan ya da hedef haline getiren pratiklerle devam etti. Kendisine yakın patronlara oluşturduğu havuz ile belirli medya organlarını satın almalarını sağlama, satın alamayacağını bildiği medya organlarını da devletin gücünü kullanarak mühürleten bir iktidardan bahsediyoruz. Hayatın Sesi Televizyonu, İMC TV, Tv 10, Azadi TV ve son olarak Yol TV’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda televizyon kapatıldı. Cumhuriyet gazetesinin yazar, çizer ve yöneticileri, toplam 11 kişi, iktidarın politikalarını eleştiren tarzda yayın yaptıkları için 100 günü aşkın süredir cezaevindeler ve ben bu soruları yanıtlarken henüz iddianame bile hazırlanmamıştı haklarında. Özgür Gündem’i basılması ve çalışanlarının darp edilerek gözaltına alınması, gazetenin kapatılması ve var olan sınırlı sayıdaki muhalif sesin de kapatılma baskısı altında tutulması…Rızanın üretimini rızanın kendi doğallığına terk etmeyen, bazen devlet zoru, bazen ekonomik zor ve bazen de ikisini birden kullanarak rızanın tekelini çok büyük ölçüde eline alan bir iktidar var karşımızda. Bunun anlamı da, halkın iktidarın yanlışlarını görüp eleştirebileceği bilgilere kapalı tutularak kendisinin sürüsü haline getirilmeye çalışılmasından başka bir şey değil.

“Beyefendi rahatsız oluyor” cümleleriyle özellikle ana akım medyanın dizayn edildiği bir süreçten sonra artık uyarılara gerek dahi kalmadan Saray’ın ve AKP’nin arzuladığı medya yapısının oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

Kanal D’den İrfan Değirmenci’nin işine son verilmesi bu sorunuza verilebilecek en güncel yanıttır. Yine aynı gruptaki Posta gazetesinde politika yazıları kaleme alan ve aynı zamanda gazetenin yazı işlerinde görev yapan Hakan Çelenk’in işine de, Değirmenci ile benzer nedenle son verilmesi de bir başka güncel örnek. Bilindiği gibi Çelenk, konuk olduğu bir televizyon programında başkanlık sistemini içeren anayasa değişikliğini eleştirmişti.

Ama tüm bunlar, bu gruptaki ya da genel olarak merkez medyada işine doğru bir biçimde yapmaya çalışan gazetecilerin olmadığı anlamına gelmiyor. Varlar, onları biliyoruz. Onlar, üzerindeki bütün ağır baskılara rağmen gazetenin sayfalarına farklı tek bir haber koyabilmek için bile çoğu zaman risk de alıyorlar. Bazen de isyan edip istifa ediyorlar. Bu Gezi sürecinde de oldu, İrfan Değirmenci’nin işten atılmasından sonra da.

‘Saray ve AKP rejimi de gücünü çok büyük oranda devletin zorunu, ekonomik imkanlarını kullanmaktan aldığını biliyor’

Eğer Saray ve AKP rejimi gerçekten kendisini yansıttığı gibi güçlü bir irade ise basının özgür olmasından ve basın aracılığıyla yapılan eleştirilerden neden bu kadar korkuyor? Bu bir tezat değil mi?

Aslında kendisi de, gücünün çok büyük oranda devletin zorunu, ekonomik imkanlarını, yargısını kullanmaktan aldığını biliyor. Eğer öyle olmasaydı bugüne kadar yüzde 10 seçim barajı kaldırılmaz mıydı? Rektörlük seçimlerini bile kaldıran ve mümkün olsa hep iktidarda kalabilmek için genel seçimleri bile kaldırmayı hayal eden bir iktidar duruşu var karşımızda.
Elbette bu, çok önemli bir kesimin desteğini alamadığını bilen bir iktidar tavrıdır. Tek başına yönetme şansını kaybettiği 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarına saygı göstermeyen Erdoğan iktidarı –doğru ifade budur- ondan sonra sergilediği pratiklerle de, halkı gerilimsiz, baskısız bir siyasal ortamda seçime götürebilecek bir cesarete sahip değil. Bundan korkuyor.

Ayrıca bugün KHK’larla girişilen akademisyen kıyımı da, eleştirel düşünceye karşı büyük bir saldırıdır. Barış metnine imza atanların ve genel olarak eleştirel bir düzlemde bilim üretmeye çalışanların üniversitelerden tasfiye edilmesi, hem Türkiye tarihinin en büyük bilim insanı kıyımıdır, hem de yarın basın alanından, diğer tüm alanlara kadar nitelikli, birikimli insan yetiştirilmesinin imkansız hale getirilmesidir.

Son olarak, istibdat politikaları ne kadar ağırlaştırılsa da gerçeklerin önündeki engellerin bir şekilde yıkıldığını görüyoruz. 21. yy’da özellikle de yeni medya ve sosyal medya kullanımı bu kadar yaygınken bilginin ve haberin yurttaşlara ulaştırılmasının önüne geçmek mümkün müdür?

İnternet ve sosyal medya, bu açıdan bir nefes alma imkanı yaratıyor. Gerçi iktidar, internete ve sosyal medya erişimine de sistematik hale gelen engeller getiriyor ama bugünün dünyasında bilgi, haber iletişiminin önünü tamamen kapatmak mümkün değil. Ama geniş kitleler, dünyanın her yerinde hala çok basılı gazeteleri, televizyon kanallarını takip ediyorlar. Dolayısıyla ‘iktidar büyük medya alanını bize kapatıyorsa, biz de alternatif internet ortamı üzerinden sesimizi duyururuz’ demek, haberleşme, iletişim alanındaki bu büyük dengesizliği ortadan kaldırmıyor. Onun için aslolan basın özgürlüğü alanının genişletilmesi ve halkın haber alma hakkının önündeki engellerin kaldırılmasının sağlanmasıdır. Bu da ancak demokrasinin tesisi ile mümkün olabilir.