Söyleşi

Söyleşi | Erdal Erzincan: Eğer iyiler güçlü olsaydı Pir Sultan asılmazdı, Kerbela’yı yaşamazdık

Türkiye’de bağlama denilince pek çok insan için akla ilk gelen isimlerin başında Erdal Erzincan geliyor. Erdal Erzincan, müzikal anlamda tartışılmaz başarısının yanında toplumsal meselelere ilgisiyle, politik gelişmelerdeki vicdanlı tavrıyla da ülkedeki geniş kitlelerin saygı duyduğu bir isim. Biz de bu noktadan hareketle söyleşimizde Erzincan’a sanata, güncel politik meselelere ve Aleviliğe dair sorularımızı yönelttik. Erzincan, 16 Nisan referandumu sonrasında TRT’nin kendisine ekranlarını kapatmasını şöyle duyurmuştu: “TRT’den bana bir yasak gelmiş. Eğer doğru ise buna hayır demezem!”

Erzincan, türkülere önem verilirse halkın her şeyin daha farkında olacağını söylüyor ve türkülere bu kadar önem verilmemesinin sebebinin de bundan kaynaklandığını vurguluyor.

‘Yaşar Kemal’le Muharrem Ertaş’ın yaptığı işin hiç de farklı olmadığını düşünüyorum’

Büyükşehirlere sıkışmış gündelik hayatlarımızda en çok Anadolu’ya dair imgeleri özlüyoruz galiba. Anadolu’ya dair ne varsa da sıkıca tutunmak istiyoruz. Yaşar Kemal’in romanlarını okumak böyle mesela ve sizin bağlamanızın sesini dinlemek… Metropolleşen kent hayatında halk müziğinin yeri neresidir sizce?

Burada bana hemen çağrışım yapan şey doğa. İnsan doğanın bir parçası. Kentlere gittikçe doğadan uzaklaşıyoruz, doğadan kopuyoruz. Bunu hatırladıkça da insani değerlerimiz ön plana çıkıyor. Bunu hatırlatmada, bu noktada türkülerin ve halk kültürünün halk kültürü dediğimiz olgu köy yaşantısı ile ortaya çıkan işte masallarımız işte türkülerimiz, deyişlerimiz bunların hepsi köy geleneği içerisinde köy yaşantısı içerisinde. Bir başka deyişle doğaya yakın olduğumuz, ağaca dokunduğumuz, toprağa dokunduğumuz işte hayvanlarla iç içe olduğumuz… Doğaya dair ne varsa yakın olduğumuz zamanlarda ürettiğimiz, üretilen şeyler işte türkülerin de bu noktada böyle bir misyonu var. Çok güçlü olduğu için kentlere taşınmış. Şimdi onun özünü kaybetmeden, içini boşaltmadan söylemek kentte belki insanların o birazcık doğaya olan özlemini, ihtiyacını bir nebze olsun karşıladığını düşünüyorum. Onun için türkü önemli. Onun için Yaşar Kemal de aynı hizmeti yapıyor. Yaşar Kemal’le Muharrem Ertaş’ın yaptığı işin hiç de farklı olmadığını düşünüyorum. Biz kentlerde onlara tutunuyoruz işte.

2017 Türkiye’sinde halk müziğine ve Anadolu’da yüzyıllardır oluşan bu geleneğe yeterince ilgi var mı sizce? Devlet politikalarının ve medyanın bu ilgiyi oluşturma ya da ilgiyi engelleme noktasında etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletten bu tip beklentiler içerisinde hiçbir zaman, yani geçmişte de olunmadı. Şimdi de böyle bir şey olmuyor, giderek de bunun azaldığını görüyoruz. Zaten türkülerin, halk müziğinin emrettiği bir yaşam biçimi bir hayata bakış. Onun içinde nasıl bir siyaset olması gerektiği, nasıl bir yaşam biçimi, nasıl bir eğitim sistemi. Her şeyin ipuçlarını veriyor. Bunlar anlaşılmış olsaydı bu kadar basit politikalar üretilmezdi, basit siyasetler yapılmazdı, politikanın bu kadar yalan üzerine kurulu bir düzeni olmazdı. Biraz da bu yalan üzerine kurulu politikanın sebeplerinden birisi de budur, türkülere bu kadar önem verilmemesinin sebebi bu. Türkülere önem verilse halk her şeyin daha farkında olacak ve politikacılar yalan söylemek zorunda kalmayacak, bir şeylerin üstünü örtmeye çalışmayacak. Çünkü halk görecek onu. Halkın görmemesi için de türküden anlamaması lazım, sanattan keyif almaması lazım. Bunun sebebi de bu. Devlete ihtiyaç duymadan bizim bunun farkında olmamız lazım; bu değerlere tutunup bu ülkenin daha aydın daha çağdaş boyutlara ulaşmasına hizmet etmeliyiz.

’10 adım 20 adım ileri gitmemiz gerekirken, bir anda 50 adım geri düşüyoruz’

Sizce Referandum sonrası Türkiye’yi neler bekliyor. Meşruluğu tartışan seçim sonuçlarına dair ne düşünüyorsunuz?

İşimiz giderek zorlaşıyor, ortaya çıkan tablo bu. Atatürk’ün başlattığı, kurduğu bir Cumhuriyet var, Cumhuriyet’in değerleri var, onun öncesi var ve Cumhuriyet değerleriyle elde edilen yüksek bir çıta var. Bizler bu çıtanın daha da yükselmesini, Cumhuriyet ile ortaya çıkan devrimlerin daha geniş kitlelerin haklarını koruyacak bir şekil almasını sağlamamız gerekirken şimdi o değerler bir anda elimizden alınıyor. Bunun çok kolay olacağını zannetmiyorum ama işimiz zorlaşıyor. Yani bizim şu anda 10 adım 20 adım ileri gitmemiz gerekirken, bunun çabasını vermemiz gerekirken şimdi bir anda 50 adım geri düşüyoruz; tekrar bu günlere gelmek için. Çok kolay kazanılmış değerler değil ama ben inanıyorum ki buna evet diyenler de kısa zamanda bunun farkında olacaklar ve bizimle bu mücadeleyi verecekler.

Türkülerin sözlerini dikkatli incelediğimiz zaman bu topraklarda her zaman zalime karşı mücadelenin olduğunu, nice bedellerin ödendiğini ama yine de halkların boyun eğmediğini görüyoruz. Bu yaşadığımız günlere dair bir şeyler söylemek için aklınıza gelen bir dize var mı?

Pir Sultan Abdal diyor ki; “Şimdiki talibin inkarı çoktur.” Herkes zamanından şikayetçi aslında, herkes döneminden şikayetçi. Geçmişe bakıp geçmişte şöyle oldu, böyle oldu bunlar daha iyiydi böyle bir sorgulamaya gerek yok. Şimdiye baktığımızda bir iyileri gördüğümüz için zannediyoruz ki her şey çok güzeldi. Aslında böyle bir şey yok. Her şey dönemine göre. İyiler her zaman azdır, kötüler her zaman güçlüdür. Bu her zaman böyle olmuştur. Eğer iyiler güçlü olsaydı Pir Sultan asılmazdı. İyiler güçlü olsaydı Kerbela’yı yaşamazdık. İyiler güçlü olsaydı Deniz Gezmiş bugün aramızda olurdu. Bunlar her zaman böyledir. Bugün biz geçmişe dönüp baktığımızda sadece o iyiler bizim hafızamıza yerleştiği için kötüleri göremiyoruz ve zannediyoruz ki hep iyiler çok fazlaydı, çok güçlüydü. Böyle bir şey yok, biz de bunu bilerek mücadelemizi sürdürmeliyiz.

‘Herkes bu bedeli ortak ödemek zorundadır’

İktidarın politikalarına karşı ufak bir eleştiri yapan sanatçıların dahi konserleri iptal ediliyor, çeşitli baskılara maruz kalıyor. Bir sanatçı politik meseleler ile ilişkisini nasıl kurmalı? Bu kadar ağır bir politik gündemin olduğu bir dönemde susup, yaşananları görmezden gelmek mi yoksa vicdanların sesi olmak mıdır sanatçının üzerine düşen sorumluluk?

Tabi ki herkes elini vicdanına koyup kendi penceresinden kendi durduğu yerden bir şeyler söylemelidir. Bunu tamamen sanatçılara yüklemek de haksızlıktır. Bir mühendisin de elini vicdanına koyarak çıkaracağı ses vardır, bir doktorun da vardır, fabrika işçisisin de vardır, siyasetçinin de vardır. Herkes bu bedeli ortak ödemek zorundadır. Ortak ödenmediği müddetçe hep kahramanlarımız olur. İyileri daha kalabalık bir hale getirebilmemiz için bu bedeli ortak bölüşmemiz lazım. Herkes durduğu yerden bedel ödemek zorunda.

Tek bir cümle ile açıklayacak olursanız; Erdal Erzincan, Türkiye’nin mevcut ortamında en çok hangi durumdan rahatsız oluyor?

Adaletsizlikten. Her şey adalet üzerine kurulu. Adaletsizlikten ben rahatsızım.

‘Alevilik, köylerde yaşanıyordu. Bugün kentlerde bunu aynı şekliyle sürdürmenin olanağı yoktur’

Türkiye’de ve yurtdışında Alevi kurum ve kuruluşlarının pek çok etkinliğine gidiyorsunuz ve Alevilerin gündelik pratiklerini gözlemleme imkanı buluyorsunuz. Şehir hayatında Aleviliğin sürdürülebilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Yerellikten ve Ocak geleneğinden uzaklaşan Aleviliği sürdürmek mümkün mü?

Çok zor. Bunun için bilimsel anlamda çok büyük çalışmalar yapılması lazım, bunlar yapılıyor ama çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Şu anda yapılan çalışmaların hepsi çok iyi niyetli gerçekten gönülden yapılan bir dolu çalışma görüyorum ama bu çalışmaların bir çoğunun zaman içerisinde Aleviliğe zarar getireceğini düşünüyorum şu anda da görüyoruz yani bunun böyle olduğunu. Alevilik, köy yaşantısı içerisinde bir yaşam biçimi çünkü. O yaşam da köylerde yaşanıyordu bugün kentlerde bunu aynı şekliyle sürdürmenin olanağı yoktur. Biz nasıl ki bugün kentlerde arabaya biniyoruz. Kağnıyı terk ettik, atı terk ettik, eşeği terk ettik, uçağa biniyorsak ona göre bir Alevilik modeli belirlenmelidir. Alevilik şeklen değişmeli, öz olarak değiştirmeye gerek yoktur. Zaten onun adı Alevilik olmaz. Bundan korkmamalıyız. Yani eşeği getirip TEM’de gezmeye benzer bu. Köyde evet bizim ihtiyacımızı görüyor o. Biz köy yaşantısı içerisinde Mercedes’i alıp tarlaya gittiğimizde bize nasıl gülerlerse burada da eşeği alıp TEM’e çıktığımız zaman bize gülerler. Orada ihtiyacımız neydi? Yük taşımak veya kısa bir yolculuk onu o karşılıyordu. Şimdi de büyük kentlerde yine aynı ihtiyaç ama yol uzak, koşullar farklı; şeklimizi değiştirdik. Aleviliğin de şekli değişmeli. Alevilik sevgi üzerine kurulu, paylaşma üzerine kurulu, gönüllerin birliğini hedefleyen bir yaşam biçimi. Bu yaşam biçiminin kentte de karşılığı vardır, köyde de karşılığı vardır ama bunun şekli değişiktir, değişik olmazsa ne sevgi kalır ne gönül birliği kalır ne saygı kalır ne hak ne de adalet.

15 yıllık süren bir tek parti iktidarının sonucunda ülkede onay gören, dünyada tanınmış bir sanatçı yetiştirilemediğini görüyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan da geçtiğimiz ay “kültürel iktidar için çalışmaya ihtiyacımız var” yorumunu yaptı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bunun tuzak bir girişim olduğunu düşünüyorum. Bu tamamen kendi dünya görüşlerini ve yaşam biçimlerini yansıtacak çok ucuz bir şeye sokmak istiyorlar sanatı, kültürel değerleri. Oysa sanat her şeyden evvel doğayı taklit etme çabasıdır, doğayı yansıtma çabasıdır. Bunların yaptığı şey ise doğadan kopartma çabasıdır. Çünkü eğer doğaya sahip çıksalardı bugün 3. Köprü yerine başka bir şey yapılırdı. Bununla o çok farklı değil. Her şey doğayı koruyarak, doğayı besleyerek, doğadan aldıklarımızı geri vererek yapılması gerekir. Elbette ki yol da yapılacak, köprü de yapılacak her şey yapılacak ama hepsini doğaya geri ödeyerek. Bunların hiçbirisi yapılmadan bir talan kültürüyle yapılıyor. Sanatı da aynen bu mantıkla görüp sanatı doğadan kopartma operasyonudur bu. Başka bir şey değil.