Politika Söyleşi

Söyleşi | Aydın Cıngı: Türkiye’nin bir numaralı problemi, Recep Tayyip Erdoğan’ın popülist liderliğidir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Sosyal Demokrasi Vakfı’nın (SODEV) eski genel başkanı, Sosyal Demokrat Dergi genel yayın yönetmeni siyaset bilimci Aydın Cıngı ile Türkiye’de yaşanan politik krizi, bugüne gelen süreçteki kırılma noktalarını, dünyada yükselen sağ popülizmi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği siyasi figürün özelliklerini konuştuk. Sosyal demokrasi ve CHP ile ilgili sorularımızı cevaplayan Cıngı, “CHP’nin ilk işi, referanduma giden ve rejimi hedefleyen anayasa değişikliği sürecinde seçmenle doğru ve etkili bir ilişki kurabilmektir” vurgusunu yapıyor.

Siyaset Bilimci, Yazar Aydın Cıngı

Bir siyaset bilimci olarak 2017 Türkiye’sini ve bugüne gelen süreci nasıl özetlersiniz? Tarihte belirli kırılmalar olduğundan bahsedilir. Sizce Türkiye açısından yakın tarihteki bu kırılma noktaları nelerdir?
2017 Türkiye’sinde “tek adam” yönetimine gidiş süreci yaşanıyor. Esasen 2000’li yıllarda, pek çok ülkede seçilmiş despotların yönetime geldiği saptanıyor. AKP’nin iktidara gelmesinden bu aşamaya varmamıza değin meydana gelen kırılmalar, bu parti kadrolarının, gönüllerinde yatan projeleri zamanla ortaya çıkarmalarına yol açmıştır. Siyasal İslamcılar, başlangıçta “gerçekleştirilebilir” görmedikleri için “rafta” sakladıkları projeleri bugün artık siyasal piyasaya sürme noktasına gelmiştir. Bu çerçevede, belli başlı kırılmalar şunlar olmuştur:

  • AKP’nin 2007 seçiminde yüksek bir oy elde ederek iktidara kalıcı biçimde yerleşmesi;
  • 2010 referandumu;
    Ve son dönemde
  • 17-25 Aralık 2013 rezaletlerinin üstünün örtülmesiyle seçmende AKP’ye ve Erdoğan’a hiçbir şeyin işlemeyeceği duygusunun yer etmesi;
  • Muhalefetin, 7 Haziran 2015 seçiminin sonuçlarından yararlanıp AKP’yi iktidardan düşürememesi;
  • 15 Temmuz olayı ve AKP’nin bundan OHAL ilan ederek yararlanması ve tüm muhalif unsurları bertaraf etmesi;
  • Bahçeli’nin, şu an nedenleri bilinemeyen çıkışıyla “başkanlık sistemi” girişiminin başlatılması.

‘Öfkeyi, nefrete dönüştürerek pekiştiriyor ve kutuplaşma yaratarak kendilerine oy devşiriyorlar’

Türkiye’nin artık daha derinleşen pek çok krizi bulunmakta. Size göre Türkiye’nin en başat krizi nedir? Bu krizi yaratmada ya da derinleştirmede mevcut hükümetin ve Erdoğan’ın politikalarının etkisi nedir?
Ülkenin içinde bulunduğu bunalımın aslında pek çok bileşeni var: Ekonomik bunalım, terör, yeni anayasa sorunu, Cumhuriyet’in geleneksel yönelimini terk ederek Batı’dan vazgeçmesi -laiklik, Ortadoğu vb hep bu soruna bağlı- gibi konular.

Aslında, Türkiye’nin 1 numaralı problemi, Recep Tayyip Erdoğan’ın “popülist” liderliğidir. O, partisini yönlendiriyor; AKP ülkeyi dinci ve yetkinlikten uzak kafalar doğrultusunda yönetiyor; daha doğrusu yönetemiyor. Bileşenler çok sayıda, bileşke ise işte bugünkü ortam!

2000’li yıllarda türeyip sayıları gittikçe artan ve bazıları ülkelerinde iktidarı ele geçiren AKP tipi politikacıların tarzı, “gerçekdışı” söylem yoluyla “gerçeklerin üstünde” kalmak; bir başka deyişle, gerçekle ilişkiyi kopararak gerçeğin yıpratıcı etkisinden kurtulmak. Daha net mi söyleyelim? Örneğin Berlusconi –seks partileri dahil- her türlü rezaleti yapıp yıllar boyu bundan seçim düzleminde etkilenmedi. Kimilerinin hırsızlığı ayan beyan ortadadır, ama oyları bu suçtan etkilenmez. Trump’ın vaktiyle yakınlarında bulunup da taciz etmediği kadın kalmadığı ortaya çıktı; ama başkanlığa seçildi.

Bunlardan bazıları, halkın düşük eğitimli kesimlerinin hoşuna gidecek seçkinci karşıtı popülizm yoluyla bu kitlelerin oyunu toplayıp iktidara tırmanıyor. Somut olarak yapılan, toplumların kayıplı/mağdur veya kaybetme korkusu içindeki kesimlerini, içinde bulundukları durumun sorumlusu olarak gösterdikleri eski/mevcut sisteme, uluslararası düzene, siyasal elitlere ve seçkinlere karşı kışkırtmak. Mağdurlar adına konuştukları; onların çıkarlarını, ulusal ve uluslararası vesayet sahiplerine karşı korudukları iddiasındalar. Buradan kaynaklanan öfkeyi, nefrete dönüştürerek pekiştiriyor ve onu harekete geçirip kutuplaşma yaratarak buradan kendilerine yandaş ve oy devşiriyorlar. Bu çerçevede toplumların yatkın oldukları dinsel/mezhepçi duygular ve milliyetçi eğilimler besleniyor; dolayısıyla, popülizm pratiğinde kimlik politikası baş rolde. Bu genel tablo bağlamında Erdoğan’ın, Türkiye politikasında üstlendiği rol size de tanıdık gelmiyor mu?

Bahsedilen bu sorunlar, sosyal demokrat bir yönetim anlayışıyla çözülebilir mi? Bu bağlamda Cumhuriyet Halk Partisine düşen sorumluluk nedir? “Türkiye’de akılcı bir sosyal demokrat siyaset anlayışı tüm sorunları çözecektir” diyebiliyor musunuz?

Sosyal demokrat bir siyaset bu sorunların çözümü için, kuşkusuz ki, etkinlikle uğraşırdı. Ancak, içinde bulunduğumuz aşamada bunları tartışmak için geç kaldık. Türkiye Cumhuriyeti elden gitmek üzeredir. CHP’nin de bu aşamada misyonu, içinde bulunulan durumla ilintide olmalıdır. Dolayısıyla CHP’nin ilk işi, referanduma giden ve rejimi hedefleyen anayasa değişikliği sürecinde seçmenle doğru ve etkili bir ilişki kurabilmektir. Onun şu anda en büyük sorumluluğu budur. Rejim giderse sorunuzun içerdiği konuların hiçbirini tartışma fırsatımız olmayabilir.

‘Popülist rejimlerin üç ihtiyacı: sorunlu yığınlar, onlara gösterilecek düşmanlar, kışkırtıcı yalanlar’

ABD’de Trump’ın başkan olmasıyla birlikte sağ popülizm tartışmaları da iyice artmış durumda. Avrupa’da, ABD’de, Türkiye’de ve tüm dünyada sağ popülist siyasetin etki alanını nasıl açıklarsınız? Modernliğe ve mevcut toplumsal krizlere tepkili kitlelerin bir refleksi olarak açıklanabilir mi? Erdoğan bu bağlamda nasıl bir lider olarak resmedilmelidir?
Dünyanın dört bir yanında, ABD’nin başına Trump gibi biri geldiği için ellerini mutlulukla ovuşturanlar var. Bunların hemen hepsi otoriterliğe yatkın popülistler. Bunların demokratik yapılar içinde siyaset yapanları, kendilerine benzeyen bir kişinin kendilerinkine benzer anlatımlarla ABD gibi bir ülkenin başına geçmesiyle kendi ulusal ortamlarında meşruiyet düzeylerini arttırdıklarını düşünüyorlar. Trump gibi birisinin ABD Başkanı olmasının, böyle bir sosyal-psikolojik yolla uç sağı dünyada daha da ilerletecek bir süreci tetiklemesi de söz konusudur.

Bunlar Fransa’da Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen, Hollanda’da PVV lideri Geert Wilders… Ayrıca, tüm Avrupa uç sağı sevinç ve umut içinde: Almanya’da oyları merkez partileri tehdit edici ölçüde artan AfD; Avusturya Özgürlük Partisi; İskandinav ülkelerinden İsveç ve Finlandiya’da 3. büyük, Norveç ve Danimarka’da ise 2. büyük konumdaki uç sağ partiler. Zimbabwe’de Mugabe’den Hindistan’da Modi’ye kadar tüm dünyanın otoriterleri ve popülistleri de bu seçim sonucuna alkış tutuyor.

Trump’ı ilk kutlayanlar Mısır’dan Sisi ve Putin oldu. Orban, anında mutluluk demeci verdi. Erdoğan ve AKP iktidarı Trump’ın başkanlığına ne kadar sevinseler yeridir. Artık Amerika’dan, Obama döneminde olduğu gibi “insan hakları, basın özgürlüğü, vb” konularda “kaygı” mesajları gelmez. Çünkü Trump da onların kumaşından. Yalnız o, öyle “eyy” diye başlayan meydan okumalara da gelmez.

Türkiye toplumunun ve siyaset kurumunun demokrasi ile ilişkisi üzerine ne düşünüyorsunuz? 15 Temmuz ile başlayan süreçte kendisini demokrasi kahramanı olarak yansıtanların derdi gerçekten demokrasiyi savunmak mı yoksa kendi çıkarlarını koruyup devam ettirebilmek mi?

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortalama eğitim süresi ilkokul düzeyinde olup bu olgu, pek çok şeyi açıklar niteliktedir. Bu ölçüde eğitim almış seçmenler popülizme ve onu besleyen damar olan kimlik siyasetine son derece yatkın durumdadır.

Her popülistin kendi toplumsal koşullarına uygun bir temel öyküsü ve onun etrafında biçimlenen gerçeküstücü anlatımları var. Avrupa uç sağındaki popülistlerin odaklandıkları argümanlar ucuz işgücü sunan mülteciler, uyumsuz ve bir kesimi teröre sapan Müslümanlar ve onlara karşı insan hakları “bahanesiyle” gevşek davranan siyasal elitler. Putin’in Rusya’da, Orban’ın Macaristan’da oy devşirme ve saptığı otoriter yolu seçmene benimsetme amacıyla uyguladığı popülizm, Modi’nin Hindistan’da izlediği çizgiden farklı gibi görünüyor. Bizim rejiminki Batı karşıtlığı, eski vesayetler, terör örgütleri vb odaklı.

Yine de hepsinin bir ortak özelliği var: Nasıl ki, komple bir tümceye en azından bir yüklem, bir özne ve bir de tümleç gerekir; bunlar, daha sonra farklı biçimlerde birleştirilerek tümcenin tamamı örülür. Bir popülist rejime/lidere de şu unsurlar gereklidir: inanmaya hazır “sorunlu” yığınlar, onlara gösterilecek düşman(lar), öfkeyi nefrete ve kutuplaşmaya dönüştürecek kışkırtıcı yalan(lar).

15 Temmuz öyküsü de, bu çerçevede yerli yerine oturuyor. 15 Temmuz kalkışması, Erdoğan’ın deyişiyle iktidar için “Tanrı’nın lutfu” oldu. Toplumun bütün sektörlerinden tüm muhalifleri “temizleme” olanağı bulması bir yana kendine buradan bir de mitos üretme fırsatı yakaladı. Her yer, AKP’nin kendine mal ettiği “şehitler” anısıyla doldu: Şehitler tepesi, şehitler köprüsü, şehitler meydanı, şehitler caddesi … Yurdun her köşesi ülkemizi “bayındır” kılan bir siyasal partinin “mağdur edilme” girişiminden ”Allah’ın inayetiyle” kurtuluşuna tanıklık ediyor.

“Partiler Birer İnsan Olsaydı” kitabınızda TBMM’de temsil edilen siyasi partilerin kendi seçmenleri ve diğer yurttaşlar tarafından nasıl algılandığını irdeliyorsunuz. Bu çalışmanızın bulgularından biraz bahseder misiniz?

İktidar, seçmenin oy bültenine yansıyan görüşleriyle belirleniyor. Söz konusu görüş ise seçmenin zihninde oluşan algılar bütününün ürünüdür. Topluma dayatılan kavramlar, yoğun iletişim yoluyla siyasetin neredeyse tamamen algılar üzerinden yürütülmesine yol açıyor. Gerçek ikinci plana düşüyor. Yukarıda, bunun popülist siyasete zemin oluşturduğunu gördük.

Örneğin olumlu veya olumsuz bir eylemin gerçekten yapılıp yapılmamış olmasının önemi ikinci derecede; esas önemli olan seçmenin bu gerçeklere inanıp inanmaması. İşte tam da bu nedenle, sözgelimi savaşı bilerek çıkartan bir politikacı, o savaştan zarar görenlerce sığınılacak bir liman gibi algılanabiliyor. Söz konusu kitapta, Ertan Aksoy ile birlikte “politika-toplumsal algı” ikilisinin bazı yönlerini, Türkiye özelinde okurun dikkatine sunduk.

‘Sosyal Demokrasi, Türkiye’de emekçi sınıfının omuzlarında yükselmedi”

Türkiye’de Sosyal Demokrasi alanındaki gerek siyasi gerekse akademik mücadeleyi nasıl görüyorsunuz? Bu bağlamda SODEV’in çalışmaları hakkında neler söylemek istersiniz?

Sosyal demokrasinin Türkiye’de önemli handikapları olmuştur. Bunların bir kesimi de, sosyal demokrasiyi yaratan tarihsel koşulların ülkemizde var olmaması. Burada sosyal demokrasi, Batı’daki gibi sağlam bir emekçi sınıfının omuzlarında yükselmedi. Aslında bunlar, daha geniş bir yazı kapsamında değerlendirilmesi gereken konular. Esasen benim de, pek çok düşünen solcu gibi, bu alanda epey yazı üretmişliğim var.

CHP, bilindiği üzere, sosyal demokrasiye evrilmiş bir kitle partisidir. Bu parti içindeki sosyal demokratlaşma süreci olabildiğince sağlıklı yürüyor. Ancak, sosyal demokrasiyi var eden tarihsel sözleşme, son neoliberal on yıllarda, sermaye ile emek arasındaki dengenin ilki lehine bozulmasıyla tartışmaya açılmış görünüyor. Köklü sosyal demokrat partiler tüm dünyada sorun yaşıyor. Dolayısıyla dünya solu ve tüm ilerici güçler yeni arayışlar içinde. Türkiye solu ve ilericileri de dünyadaki eşdeğer güçlerden bütünüyle bağımsız bir süreç izlemiyor.

Ben SODEV’in iki dönem boyu başkanlığını yaptım. Ancak şu anda SODEV’de, iç işlerine ilişkin olarak, aktif değilim. SODEV’in yalnızca dış ilişkileriyle ilgileniyorum yani Batı’daki eşdeğer sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerini yürütüyorum.

Son olarak, 2017 yılında nasıl bir Türkiye Tahayyül‘ünüz bulunuyor?

2017 için umut ve iyimserlik beslemek gerçekçi olmaz. Ben şimdilik referandum yolunda nasıl etkin olunabileceğini düşünüyorum. Sonuç istediğim gibi olursa, tablonun bütünü mutlaka çok çabuk değişecektir. Düşüncelerimi, daha çok, AKP sonrasında Türkiye’nin yaşayacağı rehabilitasyon ve daha sonra da “2. Anadolu Aydınlanması” süreçlerine odaklıyorum.