Sanat Söyleşi

Söyleşi | Ressam Hikmet Çetinkaya: Darbelerin, kavganın ve terörün çocuklarıyız

Ressam Hikmet Çetinkaya

Son yıllarda sanatın her alanına karşı muazzam bir iktidar saldırısının olduğu kabul ediliyor. Ancak bu kabule rağmen sanat üzerine konuşmak ve sanatı yaşamak güncel politik meselelerinin arkasına itilmekte. Hayatın tüm renkliliklerine karşı gri bir duvar örmek isteyen zihniyete karşı sanatı konuşmaya ve sanatçıların sesinin kısılmasına engel olmaya çalışmak gerekiyor. Ressam Hikmet Çetinkaya ile kendi çalışmalarını, Türkiye’de muhafazakarlaşmanın sanata etkisini ve toplumda sanatın genel algılanışını konuştuk:

Okuyucularımızın merak edebileceği klasik bir soruyla başlayalım. Neden gelincikler, özel bir anlamı var mı?Gelincik insan ömrü gibidir. Dünü vardır. Yaşamıştır. Bugünü vardır. Yaşıyordur. Ama yarını belli değildir’ Yarını yoktur. Her şey bugün, içinde bulunduğumuz “an” dır. Nefes almanın, bir şeyi yiyebilmenin, yürüyebilmenin, görebilmenin, huzurlu bir uykudan sonra heyecanla uyanabilmenin keyfini yaşamalıyız. Çünkü bunun yarını yok, yarın böyle olmayabilir. Her şeyin olduğu gibi bazı şeylerinde sonu vardır. Son yediğimiz yemek, son giydiğimiz giysi, son kez baktığımız insan, kim dersiniz.. Bu sonlar gelmeden, içinde bulunduğumuz yaşamımızdaki sahip olduğumuz zenginliklerin farkına varalım.. Biz her nedense, bir organımızı, sevdiğimiz kişiyi, bir eşyamızı kaybedince onun değerini anlıyoruz. Önemli olan ona sahip iken değerini, kıymetini bilebilmektir.. Gelincik değer bilmektir, kadir kıymet bilmektir. Unutmamaktır, Sevmektir, Hatırlamaktır.  Gelincik yürek saflığı, yürek temizliğidir. Güzel görmektir.. Gelincik yaşadığımız anın kıymetini, değerini bilmektir.. Benim Gelinciğe Borcum Var….

‘Bir Sanatçı her konuda eser verebilmelidir’

Aynı nesnede yoğunlaşmanıza rağmen eserleriniz fazlaca iddialı. Her tablo birbirinden oldukça farklı bir etki bırakıyor. Bunu tek nesneyle sağlamak zor değil mi?
C. Monet, Fransızların ve Empresyonizmin en önemli sanatçısıdır. Takriben 70 yıllık sanat hayatının 45 yılını nilüfer objeleriyle geçirdiğini düşünürsek, benim yaptığım normaldir. 1976 yılında ilk kez elime fırça aldım ve resim yapmaya başladım. Kesintisiz 2017 yılına kadar 41 yıl resim yaptım. Fransızların yine bir sözü vardır, “Her şeyin bir şeyini, bir şeyin de her şeyini çok iyi yapacaksın”.. Bir sanatçı her objeyi her konuyu çalışmalı, ancak bir konuda en iyisi olmalıdır. Bir müzisyen her müzik aletini çalmalı ancak bir enstrümanı en iyi çalmalıdır. Dünyanın her ülkesinde sergi açabiliyor, koleksiyonlara eser verebiliyorsam, her konuda değil ama bir konuda çok iyi olmam gerek. Bu da çok kolay değil, derin bir araştırma, sabırlı bir çalışma ve özgün eserler üretmeyle mümkündür.

Sizce bir sanatçı belli bir nesnede yada türde uzmanlaşmalı mı yoksa örneğin hem metal çalışıp hem natürmort yapabilmeli mi?
Bir sanatçı her konuda eser verebilmeli, her türden malzemeyi kullanmalıdır. Ancak zaman içerisinde çalışmaları, araştırmaları o sanatçıyı bir yola sokar. Bir yola girer. Yani her konudan bir konuda özgünlüğü yakalayabilir. Türkiye’de ve Dünyada marka olmuş sanatçıları incelediğinizde görülecektir ki, bir konuda özgünleşen, bir konuda en iyi ürünü veren sanatçı evrenselliği yakalamıştır. Taklit, kopya, esinlenme, etkilenme türünden çalışmalarla hiçbir yere varılmaz.

Türkiye’ye gelecek olursak sanat piyasası şuan da beklentilerinizi karşılayabiliyor mu?
Türkiye hepimizin çok sevdiği, sevdiğimiz, canımızı verdiğimiz, bizim ülkemiz. Atatürk’ün değerini bilemiyoruz, ilkelerine sahip çıkamıyoruz. Darbelerin, kavganın ve terörün çocuklarıyız. Ancak toplumun sanata ve sanatçıya bakışı açısından tabi ki beklentilerimize cevap bulamıyoruz. Bunu da fazla eleştirmiyorum, toplumumuz bu işte, bunu değiştiremiyoruz. Okumuyoruz, bilime ve sanata fazla gereksinim duymuyoruz. Çok fazla kaderci olduk. Sorgulamıyoruz, magazine çok önem veriyoruz. Doğaldır ki beklentilerimi, sanatsal düşüncelerimi, projelerimi, bir Türk Sanatçısı kimliğimle yurt dışında gerçekleştiriyorum.

‘Türkiye’de eskiyi yaşatma gayretleri var’

Türkiye’deki artan muhafazakârlaşmanın sanat piyasasını nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Sanat açısından bunu değerlendirecek olursak, her toplum kendi sanat yapısını oluşturur. Müziği, edebiyatı, resim sanatı dünyanın evrenselliği düzeyinde olmasa da her topluluk kendisine yakın sanatı desteklemiştir ve yüceltmiştir. Diğerleri kendi çapında eser vermeye devam etmiştir. Türkiye’de ki muhafazakâr kesim, dikkat edin kendi giyim tarzından, müziğine kadar, sanat eserine kadar kendi düşüncesine uygun sanatı ve sanatçıyı desteklemiştir. Yaşam olanağı tanımıştır. Örneğin şu an Türkiye’de eskiye dönüş, eskiyi, oryantalizmi yaşama ve yaşatma gayretleri vardır. Çağdaş dediğimiz sanat anlayışının gelişmesi, kendisine zemin bulması kolay değildir.

Yıllardır süregelen klişeleşmiş ancak alt metninde de oldukça politik bir sorumuz var; Sizin sanatınız sanat için mi toplum için mi?
Bu çok sık sorulan bir sorudur. Bana göre yanlış bir soru aynı zamanda. Aslında soru şöyle olmalıydı, niçin sanat yapıyorsunuz? Ben sanat için veya toplum için sanat yapmıyorum. Tamamen kendim için, kendimi anlatmak ve ifade etmek için sanat yapıyorum. Başkaldırılarım, isyanlarım ve toplumla hesaplaşmak için sanat yapıyorum. Toplumun kitap okumayışı, araştırmayışı, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olması benim sorunumdur. Sıkıntılarımı anlatmak için sanat olayını seçtim. Sanatını toplum için yapanlara da inanmıyorum. Bu tamamen tribünlere oynamak gibi geliyor bana.

‘Galeriler, marka olmuş sanatçıları sergilemek için çabalıyor’

Kendi sergilerinizden de yola çıkarak Türkiye sanatının halkı kapsayabildiğini düşünüyor musunuz? İşçi sınıfını galerilerde görebiliyor muyuz?
Benim öyle bir sorunum yok, toplumu kapsasın, herkes sevsin veya herkes bir şey bulsun diye düşünmüyorum. Öyle bir kaygıya girecek olursam ben kendimi geliştiremem. Kendimi güdümlü, birilerine beğendirme çabası içinde olurum. Herkes beğeni konusunda serbesttir, hürdür. Her sanatçıyı herkes beğenecek diye de bir olgu yoktur. İnsanları ortak noktada birleştiren acılarıdır, isyanlarıdır, yaşanmışlıklarıdır. Aynı söylemlerde bir araya gelebiliyorsak mutlaka beğeni olayımız da artar. İşçi sınıfının veya ideolojisinin yansıtıldığı eserlerin sanat galerilerinde görünmesi çok zordur. Galeriler daha çok satabileceği, ismi marka olmuş, ilgi odağı olmuş eserleri veya sanatçıları sergilemek için çaba harcıyorlar. İşçi sınıfı dediğimiz kesim sizce sanatla ne kadar ilgileniyor dersiniz? Bunu çok iyi sorgulamak gerek…

Sanatın Ankara ve İstanbul piyasasından çıkamamasını nelere bağlıyorsunuz?
Yapılan bir ankette eve ihtiyaç duyduğumuz araç ve gereçler sıralamasında, darbeli matkap 93. sırada, orijinal bir sanat eseri 235. sırada yer alıyordu. Tamamen ilgilenme, kitap okuma, araştırma ile ilgili bir olay bu. Geçen sene Denizli’ye gittim, bir dost meclisinde bir arkadaşımın tanıdığı bana ne iş yaptığımı sordu? Resim yapıyorum, resimle uğraşıyorum dedim. Sonra bana dedi ki, “Evlat resim yap da, senin asıl işin nedir, mesleğin nedir?.. Resim yapıyorum, resim ile uğraşıyorum dedim… Adamın bana öyle bir bakışı vardı ki, unutamam. Boş gezenin boş kalfası gibi, hiçbir baltaya sap olamamışım da boş işlerle uğraşıyormuşum gibi… Oysa benim 128 kişisel resim sergim olmuş, bunun da 45 tanesi yurtdışı. Dünyayı sanatımla geziyorum, 12 yurtdışı müzede eserlerim kabul görmüş bir sanatçıyım. Şimdi gel de anlat bu amcamıza. İşimiz çok zor…

Sizi sık sık performans sanatınızla da tanıyoruz. Aynı anda izleyicinin yaptığınız esere dahil edilmesini nasıl buluyorsunuz?
Olması gereken de bu zaten. Madem sanatsever resim galerilerine gitmiyor, sergileri gezmeye gelmiyor, o zaman biz sanatçılar ayaklarına gidelim. Nerede bu insanlar, genellikle AVM lerde. Ben de şövalemi, boyalarımı fırçalarımı kaptım gittim AVM lere, kalabalığın ortasında resimlerimi yaptım. Uzaktan bakanları yanıma çağırdım, ellerine fırça verdim, tuvale bir renk vurmasını istedim. Ortaya çok güzel bir olay çıktı. İnsanlar sevdi, hoşlarına gitti, ilgilendiler. Ancak sanat camiasından da ciddi tepki aldım, “Sanatı ayağa düşürüyormuşum, basite indirgiyormuşum, sanatın gizemliliğini kaybettiriyormuşum”.. Yani insanların sanatı çok zor, ulaşılmaz yerine, ben de yapabilirim diye basite almalarını sağlamışım. Toplum önünde resim yapmak kolay değildir. Herkes yapamaz, yapmaz da aslında. Ben bunu göze aldım. Ama sonuçta çok tuttu. İlgi odağı oldu. Zaman içerisinde biz bunları belirli programlar içeriğinde yapmaya başladık. Televizyon programları ve büyük kitlelere söyleşiler takip etti. Amerika’dan, Çin’e kadar, Avustralya’ya, Kanada’ya kadar canlı performanslarım oldu, şu an da hala devam ediyor etmektedir. 2017 yılı içerisinde Malta, Bulgaristan ve Kanada’da canlı performanslarım ve etkinliklerim olacak.


Hikmet Çetinkaya Kimdir?

1958 yılında Konya – Hasanşeyh’de doğdu. Denizli’de tamamladığı lise eğitiminin ardından; Ankara Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi-Resim Bölümünden 1982 yılında mezun oldu. Türkiye’de ve diğer ülkelerde uluslarası düzeyde sayısız sanat fuarlarına katıldı. 2001 yılında davet edildiği İsveç Stockholm Uluslararası Dünya Sanat Fuarında ülkesini başarı ile temsil etti. Bu fuar sanatçının dönüm noktası oldu, gelincik temalı çalışmalarına yoğunlaştı ve ‘’Gelincik Adam’’ diye anılmaya başlandı. Türkiye’deki atölyesinin yanında, sanat çalışmalarına 2002 yılında Paris’te açtığı atölyesinde beş yıl devam etti. Çetinkaya, Arc-En- Ciel Maison D’art Paris adında bir sanat evi açarak birçok sanatsal etkinliklerde bulundu. 2013 yılında Kanada – Toronto’da kurduğu atölyesinde ve Türkiye – Ankara’daki atölyesinde eş zamanlı olarak sanat çalışmalarına devam etmektedir. Türkiye’den katılan 45 sanatçı ile birlikte Paris-Unesco’da sergi organizasyonunu gerçekleştirdi. Türk-Yunan dostluğunu pekiştirmek üzere Atina ve Patmos, Girit, Santorini, Mikanos adalarında ‘’ Anadolu’dan Esintiler’’ adında sanat etkinlikleri yaptı. Bulgaristan / Plovdiv – Avusturya / Pörchlan – Kanada / Montreal, Ottowa ve Toronto kentlerin de, Kırgızistan / Bişkek’de, Avustralya / Canbera’da sanat sempozyumlarına katılarak canlı performanslar sundu, seminerler verdi. Amerika, Kanada, Rusya, Avusturya, Fransa, İsveç, Çin, Avustralya, Yunanistan, Bulgaristan, Kırgızistan, Sırbistan ve Kıbrıs’ta 43 yurtdışı kişisel sergisi olmak üzere toplam 125 kişisel – solo sergiler yaparak, 800’den fazla karma sergiye katıldı. 1976 yılında yağlıboya ile tanışan Çetinkaya, kırk yıldır elinden bırakmadığı fırçasıyla onbin’den fazla çalışmasını sanat dünyasına kazandırdı.

|Hikmet Çetinkaya Web Sitesi