Sanat Söyleşi

Ressam Celal Binzet: Devlet adamlarının adı bile hatırlanmaz ancak sanatçılar adı hatırlanan kişilerdir

D Grubu, Türkiye sanatının en çok ses getiren sanat birliklerinden bir tanesi olma özelliğini günümüzde de hala koruyor. Adını Türkiye’de kurulan dördüncü sanatçı birliği olduğu için Nurullah Berk’in önerisiyle Türkçe alfabenin dördüncü harfinden alıyor. Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino, Zühtü Müridoğlu, Zeki Faik İzer gibi önemli sanatçılar öncülüğünde kurulan grup zamanla genişliyor. İlk sergileri de 28’li yaşlardaki genç ressamların desenlerinden oluşan bir sergiyle açılıyor. Sanatsal yönden herbiri aynı akım içerisinde konumlanır diyemesek de çıkış noktaları empesyonist eğilimlere karşı, kübist ve konstrüktivist akımların da etkisiyle çalışılan desenlere dayanmakta.

Türkiye sanatının önemli ressamlarından Celal Binzet ile “d Grubundan günümüze Türkiye sanatı”nı konuştuk. Binzet özellikle çevre izlenimi taşıyan resimleriyle tanınsa da ressam kimliğinin yanında kendisi çeşitli dönemlerde film şeridi grafik tasarımlar ve karikatür gibi değişik çalışmalar gerçekleştirdi. Binzet aynı zamanda Çağdaş Sanatlar Vakfı (ÇAĞSAV) kurucu üyesi. Yakın zamanda “Çirkinliğe ve Karanlığa İnat” isimli kitabı ise okurlarıyla buluşacak.

D Grubu Türkiye sanatı için ne ifade ediyor?

Öncelikle Türk sanatı içerisinde yeni, öncü, atılımcı bir gruptur d Grubu. Yeni kurulan bir cumhuriyet, yeni kurulan bir kültürel yapılanma var. Osmanlı kültüründen daha çağcı, daha demokratik bir yapı var ve bu yapı içerisinde sanat çok daha geniş bir yelpazeyi kapsıyor. D Grubu bu resmi anlayışın dışında ilk defa daha çağdaş daha özgür, herkesin kendi sanat anlayışını rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir akımdır. Hakkında en çok yazılan, tartışılan bir grup niteliği taşıması esas olarak bunlardan kaynaklanır.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına baktığımız zaman devlet politikası olarak sanatın desteklendiğini görüyoruz. Sanatçıların devlet burslarıyla özellikle Fransa’ya gidip orada belli ekollerden etkilenmiş, belli sanatçılarla çalışmış sonra Türkiye’ye geri dönmüşler. D Grubu da aslında böyle bir birikimle doğuyor. Şimdi günümüze baktığımız zaman devlet kendi sınırları içerisinde dahi sanatı destekleyen bir politika içerisinde değil. Bu çağdaş sanatı nasıl etkiliyor?
Genel anlamda sanatımızda bir duraklama var. Tümüyle durmuş konumda değil ancak tamamen bireysel gayretlerle sürdürülmeye çalışılan bir sanat var. 30’lu 40’lı yıllarda ise doğrudan devletin desteği ve teşviki var. Devlet sergileri açılıyor, devlet bu sergilerden eserler satın alıyor. Şimdi bunların hiçbirini görmek mümkün değil.

‘Sanat, birbirinden farklı düşünce ve çözüm yolları önerir’

Sanat- siyaset ilişkisinden devam edecek olursak ikisi arasındaki mücadeleyi bir egemenlik savaşına benzetebilir miyiz? Sanat her zaman muhalif olmak zorunda mı?

Bizim gibi ülkelerdeki politik anlayış kitlelerin yönetenlerin isteği doğrultusunda bir çizgi izlemesi anlamını taşıyor ancak sanat özgürlükçüdür, bireycidir. Birbirinden farklı düşünce ve çözüm yolları önerir. Sanatın zenginliği buradan kaynaklanır. Böyle olduğunuz zaman siz ister istemez yönetimin karşısında yer alıyorsunuz. Ya da yönetim sizi baskı altına almaya çalışıyor. “Benim dediğim doğrudur” anlayışını dayatıyor. Örneğin nü bir sergiyi kapatıyor, sergilemiyor. Bu herkesin nü çalışması anlamına gelmiyor ancak benim yeri geldiği zaman nü yeri geldiği zaman figüratif ya da manzara çalışmamın önüne geçmiş oluyor. Bu sanatın doğasına aykırıdır.

Figüratif sanat ve soyut sanatın belli dönemlerde birinin yükseldiğini birinin aşağı çekildiğini görüyoruz. Geniş perspektifle bakıldığında soyut sanatın bir politika olarak insanları gerçekçi sanattan uzak tutma amacı taşıdığına dair tezler de var. Şuan günümüzde de bir çağdaş sanat akımı var. Böyle değerlendirildiğinde çağdaş sanatı da geçici bir dönem olarak mı görmeliyiz?
Bunu zaman gösterecek aslında dışarıdan bir ömür biçmek zor görünüyor. Bir sanat akımını toplumsal ve kültürel koşulları olgunlaşması meydana getirir. Bu süreç tamamlandığı zaman o akımda yerini başka bir akıma bırakacak. Türkiye’ye bakacak olursak, bizim toplumun kendisine özgü koşulları var. Batı’ya baktığımız zaman bir sanat akımının ortaya çıkmasını sağlayan arkaplan görüyoruz. Bu bizde çok fazla yok. Yani Batı’da çağdaş sanatın doğmasını hazırlayan bazı etkenler vardı. Bizimkiler gidiyor orada böyle bir şey var uygulayalım mantığı doğuyor. Olay bu değil aslında. Soyut sanatta figürlerin dışlanmasının bir sebebi ve bir süreci var. “Ben de oturup bu resmi bu heykeli yaparım” çok yanlış bir yaklaşım. Kandinsky’ye bakmak gerekiyor Pollock’a bakmak gerekiyor. Bizimki biraz ısmarlama oluyor diyebiliriz.

Türkiye’de durum bu diye mücadeleyi bırakmalı mı?

Dante’nin çok güzel bir sözü var; “Tek kişi bile kalsan doğru bildiğin yoldan gideceksin” diyor. Zaten sanat ancak böyle yıkılmadan ayakta kalabilir. Çoğu zaman devlet adamlarının adı bile hatırlanmaz o zaman kim başbakandı, kim bakandı, kim milletvekiliydi ancak sanatçılar dönemlere anlam veren, adı hatırlanan kişilerdir.


Abidin Celal Binzet Kimdir?

1971’de, GEE Resim-İş Bölümünü bitirdi. 1983’te, master programını, kent ve plastik sanatlar ilişkisini inceleyen teziyle tamamladı. 1988’de, Gazi Üniversitesinde lisans tamamlama programına katıldı. FRTEM’de grafiksel tasarımlar ve film şeritleri hazırladı. Sanatın örgütsel yapısı ile ilgili olarak Sanat Eleştirmenleri Derneği’nde faaliyette bulunan Binzet, aynı zamanda BRHD üyesi ve Çağdaş Sanatlar Vakfı (ÇAĞSAV) kurucu üyelerindendir.

İlk kişisel sergisini 1986’da, Ankara’da (Türk-İngiliz Kültür Derneği) açan Binzet, Grafik ve karikatür çalışmalarıyla, karma sergilerde yer aldı. Afiş ve illüstrasyon çalışmaları yaptı. Çağdaş sanat sorunları üzerine yazılar yazmakta ve kalemiyle de bu alana katkıda bulunmaktadır. Sanatla ilgili birçok yayınlanmış yazısı bulunan sanatçının, Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Kültür Bakanlığı, Gazi Müzesi, Merkez Bankası, Şekerbank, Emlak Bankası, Vakıfbank, Akbank ve Türk İngiliz Kültür Derneği gibi kurumlar ile çok sayıda özel koleksiyonda, yurt dışında eserleri bulunmaktadır. Halen Ankara’daki atölyesinde resim çalışmalarını sürdürmektedir.

Kendini “doğanın sessiz bir gözlemcisi” olarak tanımladı. Resimlerinde lekeci bir biçemi benimsedi. Manzaraya yöneldi. Doğaya yaklaşımı panoramik değil, özel/özelleştirerek oldu. Rengin değişik değerleri ve etkilerini manzaralara taşıyarak onlara, renk simgeciliğine dayalı mistik anlamlar kattı. Renge, denge/dengesizlik, uyum vb. sorunsallar bağlamında yaklaştı.