Fikir Yazısı Seçkiler

Popülizmi kendi silahlarıyla yenen daha iyi bir popülizm önerisi

Fabio Bordignon*

Fransa’daki başkanlık yarışının favorisi Emmanuel Macron, popülistler için ideal bir hedeftir. Popülistlerin nefret ettiği her şeyi bünyesinde barındırıyor. “Küresel” Rothschild bünyesinde çalışan bir yatırım bankacısı,   Ecole Nationale d’Administration (EAO/Ulusal Yönetim Okulu) mezunu, bariz biçimde kültürel, politik ve ekonomik olarak seçkin kesimden gelme. Sosyalist hükümette bakandı ve François Hollande’ın eski cumhurbaşkanlığı kadrosunun eski üyesi olarak birçok görev üstlendi. Ve popülist söylemin en büyük düşman bellediği birleşik Avrupa’ya (!) inanıyor. Sadece kazanması bekleniyordu. Gerçekten de 7 Mayıs’ta yapılan oylamanın galibi oldu. Peki popülist çağda bu nasıl mümkün olabilirdi? Macron’un mesajı ne tür bir “popülizm karşıtı ders” öneriyor?
Kimi gözlemcilere göre Macron, “sistemin” popülist dalgaya karşı direneceğinin canlı bir kanıtı. Daha da önemlisi, siyasi bir liderin Marine Le Pen gibi popülist isyancılara karşı argümanlar ve zıt tarifler kullanarak karşı koyabileceğinin somut delili. Öte yandan, Macron’un profili ve sözleri, aynı zamanda tam tersinden farklı bir hikaye anlatıyor. Macron’un söylem ve projesini incelediğimizde, günümüzün demokratik huzursuzluğunu yansıtan ipuçlarına ve buna karşı popülistlerin verdiği yanıtlara ulaşıyoruz.

Tanıdık Bir Yabancı

Macron, kendisini politikaya yabancı birisi gibi tanıtıyordu. Fransız aday profesyonel bir siyasetçi değildi. O genç, çocuksu bir gösteri ortaya koyuyordu. Onun siyasi sistematiği, seçimden birkaç ay önce sıfırdan yaratılmış yepyeni bir kişisel hareketti. Kampanyasının adı En Marche (Yürüyüş) olmasına rağmen, kökleri tanınmış kültürel örgütlenmelerdeydi. İtalyan Beppe Grillo’nun dediği gibi bir parti karşıtı bir parti ya da bir partiler üstü bir parti olarak tanımlanabilir. Grillo gibi Macron da siyasi partilerin “sürekli, kusurlu uzlaşmaları” ile “öldüğünü” düşünüyor. Ayrıca Macron, siyasi yaratısını geleneksel sol veya sağ siyasi yelpazenin daha ötesine taşıyor: “Artık dünyanın ve ülkenin zorlu sorunlarıyla baş etmemize izin vermeyen, eski model bir bölünme.”
Macron, politik skandallarla beslenen, kurumların karşıtı olan bir siyasi rüzgârdan faydalanarak ana akım partileri sistem dışına itiyor: “Sürekli aynı insanlar. Sürekli aynı söylemler. Sürekli aynı argümanlar.” Bunu yaparken, alıştığımız iki kutuplu düzeni bozuyor. Aslında beşinci cumhuriyetin temel kurallarını çiğniyor. Tüm bu sebeplerle, sistem karşıtı bir lider biçiminde tanımlayabiliriz onu. Fransız aday, kendisini sisteme dahil ediyor ve dışına çıkıyor: Bir parçası olsa da sistemi yeniden düzenlemek istiyor.
Peki Avrupa’daki sistemin durumu nedir? Fransız siyasetinin yeni gözdesi, sırasıyla AB yanlısı bir lider ve bir (birleşik) Avrupacı olarak tanımlandı: Macron’un Avrupacılık biçimi nedir? Macron, Avrupa savunma sistemini (daha fazla) geliştirmek için Avrupa’ya ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Aynı zamanda, “Avrupa’nın yeniden keşfedilmesi” gerektiğini belirtiyor. Marine Le Pen ve diğer sert popülistlerin yaptığı üzere AB’nin ya da Euro’nun terk edilmesini önermiyor; fakat Avrupa projesi dahilinde 2017 sonbaharında görüşülmeye başlanacak “demokratik sözleşmeler”in yeniden yazılması gerektiğini düşünüyor. Bu süreç, hükümetleri ve vatandaşları kapsayan bir Avrupa referandumuyla devam edecek; “Çünkü, Avrupalılar şu ana dek uzakta bulunan demokrasiden çok korkuyorlardı. Halklar olmadan Avrupa’yı ilerletemeyiz.”

Popülizmin Ortasında Bir ‘Karşıt’ Olmak

Ve b noktada, popülizm sorununun tam orta yerine ulaşıyoruz. Popülizm, farklı ifadeleriyle demokrasinin çelişkilerini açığa çıkarır. Marco Tarchi”nin de belirttiği haliyle, popülizm en iyi demokrasinin “rahatsız edici konuğu” biçiminde tarif edilebilir. Bu, ideal bir demokraside kendini yöneten insanlar biçiminde tasarlanan efsaneyi çağrıştırıyor; gerçek demokrasinin kusurlarını öne çıkarıyor ve oligarşik sapmaları kınıyor: Dolayısıyla, halkı yönetime geri getirme ihtiyacı, demokrasinin demokratikleştirilmesini gerekli kılıyor. Bu sebeplerle birçok Avrupalı vatandaşın gözünde, uzak ve kendi kendini ifade eden, anlaşılmaz ve hesaplanamayan bir Avrupa, popülistlerin en kolay hedefi haline gelmiştir. Bu açıdan, Macron’un AB’ye ilişkin yaklaşımı, Avrupa popülizminin bir ifadesi olarak betimlenebilir. Daha geniş anlamıyla, popülizmi, rakibi tarafından ifade edilen sert popülizme karşı bir homeopatik (zehrin kendisini düşük dozlarla vererek hastalığı dindirmeyi amaçlayan tedavi yöntemi) çare biçimindeki yumuşak popülizmin bir örneği olarak görülebilir: Yani, popülizm karşıtı bir popülizmdir.
Birkaç hafta önce diğer bir Avrupalı lider Mark Rutte, seçim başarısını “yanlış halkçılığa” (Geert Wilders’ın Özgürlük Partisi tarafından temsil ediliyor) karşı bir zafer olarak nitelendirmişti. Elbette, Hollanda Başbakanı seçim kampanyasının son haftalarında göç ve İslam konusundaki güçlü demeçleriyle popülist topraklara yönelmişti. Macron, “Fransızları korumak” meselesi seçim bildirgesinde temel bir bölüm olmasına rağmen, açık bir toplumdan yana tavır alıyor. Bu bir devrimdir. Öte yandan, siyasi projesi popülistlerin bazı tezlerini “yorumlama yolunda farklı bir teşebbüs” olarak da ele alınabilir: Popülizmi kendi silahlarıyla yenen “daha iyi bir popülizm” önerisi.

Karşıtlığı Sürdürmek Mümkün Mü?

İlerleyen zamanda bu (kuşkulu) yumuşak popülist profilini koruması mümkün mü? Fransız yarı-başkanlık sistemi, Macron’un Elysee sarayına yükselmesini destekleyebilir. Fransız cumhuriyetçi cephesi -radikal güçlere karşı geleneksel bir bariyer olarak- onun Marine Le Pen tarafından temsil edilen popülist tehdidi engellemesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, Marta Lorimer’in yazdığı gibi “cumhurbaşkanlığı yarışı Fransa’da kimin başa geçeceğinin belirlenmesinde çok önemli olsa bile, onu kimin yöneteceğini belirleyemeyebilir.” Bir sonraki Fransız Cumhurbaşkanı’nın Haziran ayında yapılacak yasama seçimlerinden sonra tutarlı bir parlamento çoğunluğuna sahip olup olmayacağı hâlâ belirsiz. Bu, radikal -dolayısıyla izole edilmiş- siyasi bir gücün lideri olan Marine Le Pen için söz konusudur. Ancak bu risk, Macron gibi yeni doğan (gerçekte somut olmayan) bir partinin lideri için de yüksek seviyede. Karşımızdaki son derece parçalanmış siyasi ortamda, yakın tarihli bir makalede Anna Bosco ve Susannah Verney tarafından belirtilen “hükümet salgını”, Fransa’da da “hükümet oluşturma sürecini sarsarak, yöneticilerin istikrarını baltalamaya” neden olabilir.
Elbette, ilk aydaki balayı etkisi, En Marche’nin (Yürüyüş’ün) seçim performansını destekleyebilir! Her koşulda, Macron’un merkezci konumu, bir parlamento koalisyonu kurmayı kolaylaştırabilir: bu da elbette popülizm karşıtı bir koalisyon olacaktır. Ancak bunun da bir bedeli var: Geleneksel siyasi partilerle uzlaşmak zorunda kalacaktır.
Parti dışı bir Başkan ile parlamento çoğunluğu arasında oluşacak bu benzeri görülmemiş türdeki ortak çalışma, Macron’un profili ve liderliğinin geleceği üzerinde çok farklı etkiler yaratabilir. Belki de Başkan’ın parti dışı / parti içi konumunun korunmasına izin verir: Aynı anda bir kuruluş dahilinde var olan ve bu kuruluşa karşı olan bir kişi… Ancak aynı zamanda Macron’un hızlı normalleşmesini destekleyebilir ve onu bir kez daha sert popülistlerin gözünde ideal bir hedef haline getirir. Böyle bir süreç, belki de Macron’un geleneksel parti liderlerinden aldığı desteklerle başladı bile. Peki bu liderler, onun Elysee’ye yükselmesine yardım edecekler mi?

Kaynak: Gazete Duvar 

*Fabio Bordignon, Urbino Carlo Bo Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi dersi vermektedir.

Makalenin orijinali London School of Economics’in Avrupa Siyaseti ve Politikaları blogunda  yayınlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

Yazar Hakkında

Tahayyül

Akademiden, sendikalardan, basın camiasından, siyasi örgütlerden ilerici mücadele veren herkese sözünü söyleme imkanı vermeye çalışır. Toplumda söz söylemesi gereken ancak geleneksel medyada kendisine yer bulamayan tüm dezavantajlı kesimlerin sözlerini örgütleme amacı taşıyan bir mecradır.

Yorum Ekle

Yorum Yazmak İçin Tıkla