Fikir Yazısı

Kadına şiddet ile mücadelede neye ihtiyacımız var?

Kadına karşı şiddetle mücadelede en çok arada kaldığımız konu kanunlar mı yetersiz yoksa uygulamada mı sıkıntı var? Kanunların yeterli olduğunu söyleyemesek bile bu konuda belli düzenlemeler ile lehe gelişme olduğunu inkar edemeyiz. En önemli gelişmelerden biri; Türkiye’nin de taraf ve hatta ilk imzacısı olmakla övündüğü 25 ülkenin imzacı olduğu Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Kadın hareketinin verdiği yoğun mücadeleler ile yasalar düzeyinde pek çok olumlu değişiklik yapıldı. Hukuki alanda yeterli olmasa bile önemli kazanımlar elde edildi. Peki tüm bunlar yapıldıktan sonra kadına karşı şiddet ile ne kadar başarılı olundu? Bunu sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tutulan erkek şiddeti çetelesinden okuyabiliriz.

Türkiye’de 2017 yılında erkekler tarafından 409 kadın öldürüldü 387 çocuk cinsel istismara uğradı 332 kadına cinsel şiddet uygulandı.

İstanbul sözleşmesini ilk imzalayan ülke olduğumuzu her fırsatta dile getirmekten çekinmezken tüm hukuki değişikliklerin kağıt üzerinde kaldığına, takip ettiğimiz kadına karşı şiddet davalarında uygulayıcıların uluslararası sözleşmelerden haberdar olmadıklarına yakından şahit oluyoruz. Öncelikle sorunumuz karakollarda yaşadığı erkek şiddetinden şikayetçi olan kadınların barıştırılarak evine gönderilmek istenmesi ya da yaşadığı şiddeti basitleştirip önemsizleştirilmesinden başlıyor. İstanbul sözleşmesi devletlere basit yaralama veya ufak tefek şiddet diye düşünülen konuları kadınlara yönelik şiddetin dışında tutmak gibi bir takdir hakkı tanımıyor. Ayrıca, İstanbul Sözleşmesi devlete ‘özen yükümlülüğü ile davranma zorunluluğunu getirmiştir buna göre devletin şiddet vakalarında harekete geçmek, mağdurun şikâyeti olmaksızın yargıyı harekete geçirmek yükümlülüğü var.

‘Kadın cinayetlerinde aslında toplumdaki her kadın suçtan zarar görendir’

Kadına karşı şiddet toplumsal travmalara neden olup sadece maruz kalanı değil toplumdaki tüm kadınları etkilemektedir. Sanığın cezalandırılmasıyla karşılanacak olan bir tatmin arzusunun uyandığı her kurum veya şahıs, suçtan zarar görendir. Kadın cinayetlerinde bu nedenle aslında toplumumuzdaki her kadın suçtan zarar görendir ve faillerin yargılanmasında aktif ve etkin bir rol oynamak istemeye hakları vardır. Çünkü söz konusu şiddet tüm toplumda travma yaratmaktadır. Buna dayanarak İstanbul Sözleşmesi sivil toplum örgütlerine ve kurumlara bu davalara müdahil olma ve davayı takip etme imkanı sağlamıştır. Bu imkandan faydalanabildiğimiz çoğu davada Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak müdahil olup davaları takip etmekteyiz. Ancak hala kadın örgütlerinin bu davalara müdahillik talepleri davadan zarar görmedikleri gerekçesi ile reddedilebilmektedir. Kocasından boşanmak istediği için kollarından ve bacaklarından yakın mesafeden vurulan ve bacaklarını kaybeden Arzu BOZTAŞ’ın Yozgat Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davasında Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun müdahillik talebi suçtan zarar gören olmaması gerekçesi ile reddedilmişti.

Feminist kadın avukatların, kadın cinayeti/kadına şiddet dosyalarında mahkeme sürecini takibi de çok önemli. Bu sürece müdahil olabilenler süreci politikleştirip, hakim ve savcıların duruşmalarda takındıkları tavırları deşifre edip, erkek egemen yargı sistemine müdahale edebiliyorlar. Mahkemelerde tarafların özel hayatlarından ziyade keyfi ve erkek şiddetini meşrulaştıran “haksız tahrik indirimleri”ni tartışmaya açıp, bu dosyalardan adil kararlar alınmasına vesile olabiliyorlar. Bu süreçte birbirimizle dayanışmak dışında başka bir önemli görevimiz var ki; kadın cinayeti/kadına şiddet dosyalarının adli vaka muamelesi yapılmadan farklı takip edilmesini sağlamak. Her gün gazetelerin 3. sayfalarında öldürülen, tecavüz edilen, öldüresiye dövülen kadınlara rastlanılırken bu suçun cinsiyetçilik ve politik olmadığı iddia edilemez. Kadın avukatlar olarak bu davaların takibini yaparken tarafsız değil, tüm bir devlet politikasıyla topyekun ezilen, sömürülen, şiddet gören, vahşete kurban edilen kadınlarla ve onların aileleri ile yan yanayız. Davalarda, mahkeme salonlarında bu cinayetlerin, vahşetlerin arka planında yatan cinsiyetçiliği ve eşitsizliği göstermek, görünür kılmak ve bunu besleyenleri deşifre etmek zorundayız.

 ‘Bir kadın cinayeti veya şiddeti dosyasında sadece bir sanık yargılanmıyor; bir zihniyet yargılanıyor’

İstanbul Sözleşmesi aynı zamanda taraf ülkelere iç hukuku sözleşme ile uyumlu hale getirme yükümlülüğü de getirmiştir. Anayasa’nın 90/5. Maddesi uyarınca İstanbul Sözleşmesi kanun hükmündedir. İstanbul Sözleşmesi ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, İstanbul Sözleşmesi hükümleri esas alınır. İstanbul Sözleşmesi’nde ağırlaştırıcı nedenler tahdidi olarak sayılmış ve iç hukuk kurallarının da “ağırlaştırıcı sebepler göz önünde bulundurulabilmelerini sağlamak amacıyla gerekli tedbirlerin alınması” şeklinde düzenlenmesi belirtilmiştir. Bu nedenle sözleşmeye göre Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen evlenmek istemediği için öldürülen Hatice Kaçmaz dosyasında ısrarlı takipte bulunan sanığın, Hatice’yi parkta buluşmak için çağırdığı esnada çorabının içine sakladığı bıçak ile 16 yerinden bıçaklayarak öldürmesi ağırlaştırıcı sebep olarak sayılması gerekmekteyken, mahkeme “…tutku derecesinde aşırı sevgiden kaynaklı duygusallığın etkisi…” ile cinayeti işlediğini bu nedenle ağırlaştırıcı sebeplerin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir. Yine Çameli Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen T.Ş.’nin davasında, sanık şiddete maruz kalan kadının yaşadığı yere zorla girerek kadına şiddet uygulamış ve onu balkondan atmaya çalışarak öldürmeye teşebbüs etmiştir. Sanığın dosyaya giren adli sicil kayıtlarından anlaşıldığı üzere sanık kasten yaralama ve tehdit suçlarını daha önce de işlemişti. Sözleşmeye göre; suçun veya ilgili suçların defalarca işlenmesi ağırlaştırıcı sebep olmaktadır. Ancak iç hukuk kuralları sözleşmeye göre düzenlenmediği için sanığa iyi hal indirimi uygulanmıştır. Bununla beraber bu kanunları uygulayan hakim ve savcıları bu toplumdan ayrı düşünmek doğru değildir. O kürsüde oturup o kararları veren hakimler bu toplumun ve iktidarın yansıtıcısıdır. Medyada, siyasette, yargıda her yerde kadınlara yönelik şiddeti arttıran söylemler oluyor. Bir kadın cinayeti veya şiddeti dosyasında sadece bir sanık yargılanmıyor. Bir zihniyet yargılanıyor. Bu zihniyetle beraber iktidarı da tartışıyoruz o mahkemelerde. Çünkü o sanığın işlediği suçtan sadece bir kadın zarar görmüyor, bu bir toplum travmasına dönüşüyor. Hakimlerin, savcıların düşünceleri o kadar eril zihniyetin tahakkümüne girmiş ki,  duruşmalarda kadınlara  ‘neden kocan telefon kullanmana izin vermediği halde telefon kullanıyorsun’ diyen hakimler görüyoruz. Bu kadının yaşadığı şiddeti meşrulaştıran bir durum.

Tüm bu anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere cezalandırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin etkisi bir yere kadar olmaktadır. Bununla beraber failleri üreten kültür unsurları hedef alınarak çalışmalar yapılması, kadın cinayetlerinin aslında kadın erkek eşitsizliğinden kaynaklanan, onun yol açtığı bir davranış biçimi olduğunun görülmesi ve bu eşitsizliğin her düzlemde karşısına çıkılması, her alanda eşitsizliği giderici politikaların uygulanması gerekmektedir.

Kadına Yönelik Şiddet Türü; TACİZ –

Av. Ceren Şimşek

Yazar Hakkında

Ceren Şimşek

Avukat -
Özgürlükçü Hukukçular Platformu Üyesi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Avukatı.

Yorum Ekle

Yorum Yazmak İçin Tıkla