Sanat Söyleşi

Fotoğraf Sanatçısı Servet Dilber: Esasında Türkiye’de sessiz sedasız her yıl bir Soma yaşanıyor

Her ne kadar bireysel hayatlarımız güncel siyasi meselelerin kuşatması altında olsa da, başka insanların hayatlarını görmemizin onlarla hemdert olmamızın önüne engeller konulmaya çalışılsa da birileri fotoğraflar çekecek, filmler yapacak ve romanlar yazacak… Ve biz kendi gündelik pratiklerimizin ötesini göreceğiz, onu içimizde yaşayacağız belki de. Fotoğraf sanatçısı Servet Dilber, “ötekilerin” hayatlarını fotoğraflayanlardan. Dilber, “Fotoğrafları kullanarak düşüncelerimi anlatmaya çalışıyorum yani bir anlatım aracı olarak düşünüyorum.” diye özetliyor kendi yaklaşımını.

Dilber ile bugüne kadar yaptığı çalışmaların arkasında yatanları, çalıştığı konular ile ilgili toplumsal gerçeklikleri ve fotoğraf çekmek üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik….

Mevsimlik tarım işçilerini, çocuk işçilerini fotoğraflıyorsunuz. Fotoğrafladığınız konuları göz önüne alırsak yaptığınız işi sistemdeki çarpıklıkları görünür kılmak olarak tanımlar mısınız?

Evet, böyle söylenebilir. Bu ve benzeri konularda problemleri tanımlamak, bunları bihaber kişilere veya kesimlere göstermek en önemli aşama diye düşünüyorum. Fotoğraf, film, yazı farketmiyor siz kişisel çabalarınızla veya çeşitli kuruluşlarla işbirliğine giderek uzun süreli çalışmalar yapabilir, konuyu derinlemesine araştırabilir elinizde çeşitli veriler biriktirebilirsiniz. Ancak bu kitlelere ulaşamadıktan sonra veya etkili ve uzun süreli bir şekilde ulaşamadıktan sonra yaptığınız çalışma da anlamsız kalıyor.
Yaygın iletişim araçları da bu gibi sosyal konuları yayınlamak veya göstermeye pek hevesli değil. Çalışma yapanların veya STKların sosyal medyayı kullanması bu gibi konuları görünür hale gelmesini sağlıyor.

‘Mülteci çocuklar tamamen görmezden geliniyor’

Şuan Türkiye’de binlerce çocuk işçinin varlığından söz ediyoruz. Son yıllarda bu rakamın üstüne birde ucuz emek gücünün mağdurları mülteci çocuklar eklendi. Her noktada milliyetçilik söyleminden beslenen devlet mekanizması bu konuda ayrım yapmadan çocuk emeğini kullanıyor diyebilir miyiz?

Dünya Çalışma Örgütü’nün verilerine göre dünyada 168 milyon çocuk çalışıyor. Türkiye’de çocuk işçiliğiyle ilgili olarak yapılan son resmi çalışma 2012 yılına ait. Buna göre yüzde 44.7’si tarım, yüzde 24.2’si sanayi ve yüzde 31’i hizmet sektöründe olmak üzere toplam 893 bin çocuk çalışıyor. Resmi olmayan rakamlara göre de 950 binin üzerinde.

İşletmelerin pek çoğu 18 yaşın altındaki çocukları düşük maliyetli işgücü olarak kullanıyor, üretimin emek yoğun biçimde gerçekleştiği sektörlerde kayıt dışı istihdam ve fason üretimin parça başı emek karşılığı ücret biçiminde gerçekleşmesi ile bir bütün. Çalışabilecek yaşta olan nüfus yerine çocuk işçi kullanımı, işgücü maliyetlerinin en düşük seviyeye indirilmesinin aracısı haline geliyor.
Mülteci çocuklar da bu piramitin en altında yer alıyor. Yetişkin mülteciler bile ucuz iç gücü olarak tanımlanırken çocuklar tamamen görmezden geliniyor. Bunu devletin yanı sıra üretim yapan firmalara, üreticilere ve tüketicilere de sormak lazım.

‘Fotoğraf çekiyorsak bence bunları diğer insanlara göstermek gibi bir zorunluluğumuz var’

‘Bitmeyen Hasat’ adında fotoğraflarınızı topladığınız bir de kitabınız var. Bu kitabı oluşturmak için 12 şehir ve 24 ilçe gezmişsiniz. Hatta buralarda işçilere yardım ettiğinizi de biliyoruz. Bunu fotoğrafladığınız insanların yaşantısının içerisine girdiği insanların hikayesini anlatmayı tercih etmesiyle mi bütünleştiriyorsunuz?

“Hızlıca hareket edip yoldan geçerken çekim yapmıyorum. Konuyu anlamak ve doğru anlatmak için uzun süreye ve birlikte zaman geçirmeye ihtiyacım var”

Bildiğiniz şeyi iyi anlatırsınız veya ilgili olduğunuz konuyu. Buradaki temel motivasyonun merak olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafçının yaşadığı çevre veya gördüğü konulara duyduğu merak.

Atlas Dergisi için kiraz ve pamukla ilgili konu hazırlayacaktım. Bunlarla ilgili araştırma yaparken bazı detaylarla karşılaştım. Türkiye tarımsal üretim anlamında Avrupa’da 1. Dünyada 7. sırada gözüküyor. Fındık ve kiraz üretiminde dünya 1.si. Tarım sektöründe çalışan 6 milyon kişi var ve bu sayının 3buçuk milyonu mevsimlik tarım işçisi. Genel bir tarım konusu hazırlamak nasıl olur diye düşünüyordum. Daha önceki tecrübelerime göre bir konuyu ne kadar küçük çapta tutarsam o kadar iyi sonuca ulaşıyor, daha rahat çalışıyordum. Bir dergi konusu olarak başladığım işte tahmin ettiğimden daha iyi diyelim performans gösterdiğimi / iyi fotoğraflar çıkarttığımı düşünmeye başlayınca fikirlerine güvendiğim bir iki arkadaşımla üzerinde konuştuk.Bir şekilde fotoğraf çekiyorsak bence bunları diğer insanlara göstermek gibi bir zorunluluğumuz var.

Yardım meselesine gelince, fiziksel olarak bulunduğum alanda fotoğraf çekmediğim zamanlarda işçilerle sohbet ederken bekleme süresini kısaltmak, zaman geçirmek için işlerine yardım etmeye çalıştım. Bu belli bir oranda samimiyeti de getirdi ama planlı bir hareket biçimi değildi. Yani yardım edip, beraber çalışıp güvenlerini kazanayım ve bana fotoğraf çekimi için izin versinler mantığı kurmadım. Birlikte zaman geçirdiğiniz zaman insanlar karşısındaki kişiyi tartarlar, farkına varmadan sınava çekerler. Özellikle yabancı, elinde fotoğraf makinasıyla özel alanlarına giren kişileri. Eğer belirli bir samimiyeti kuramamış ve güven vermemişseniz benim çalıştığım yöntemle fotoğraf çekmeniz çok zordur. Hızlıca hareket edip yoldan geçerken çekim yapmıyorum. Konuyu anlamak ve doğru anlatmak için uzun süreye ve birlikte zaman geçirmeye ihtiyacım var. Ayrıca bir yol hikayesine benzer bir mantık da var kurguda bu yüzden aynı kişilerle çeşitli yerlerde tekrar tekrar görüştüm. Bu da ayrıca bir samimiyetin doğmasına sebep oldu. Sonuç olarak sorunun cevabı sanki evet.

Ortada bu derece büyük bir sorun var. Haber de oluyor üstelik ama sadece işçi ölümlerinde acıma duygularına hitap eden haberler. Devlet için bu meseleyi bu kadar “değersiz” kılan sebebi ne olarak görüyorsunuz?

Gündem olmak için sıra dışı bir şey olması gerekir, özellikle son yıllarda ülkemizde yaşadığımız olayları düşününce… Haberleri taradığınızda üç beş kişinin öldüğü trafik kazaları haber olmuyor. Ancak maalesef kitlesel bir ölüm olması, onlarca kişinin hayatını kaybetmesi gerekiyor bir aksaklığa dikkat çekmek için. Uzatıyorum ama bir veri ışığında konuşursak, esasında Türkiye’de sessiz sedasız her yıl bir Soma yaşanıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre geçen yıl hayatını kaybeden 1886 işçiden 309’u tarım iş kolunda çalışıyordu. Çok farklı parametreler var, borç ilişkileri, parasız ekonomi, topraksızlık, üreticiler, büyük şirketlerin maliyet azaltma politikaları, konu hakkındaki farkındalığın az olması gibi sıralanabilir.
Mevsimlik tarım işçilerinin çocukları da geleceğin iş gücü oluyor. Çocuklar doğumlarından itibaren aileleriyle göçüyorlar. Ailelerin çocuklarını okula gönderememeleri nedeniyle her kuşak bir sonrakini bu çembere mahkum ediyor. Adı konulmasa da bir kast sistemi oluyor.
Türkiye Cumhuriyeti 1999 yılında bu şekildeki işçiliğin 2015 yılına kadar sonlandırılacağını taahhüt etti, ancak bu taahhüt 2014 yılında yeni bir tarih belirtilmeden uzatıldı. Bu noktadan sonra da konu üzerinde ciddi bir çalışma yapılmadı bildiğim kadarıyla.
Çocuk işçiliği, yoksulluğa karşı bir mücadele yöntemi değil.

‘Kadınlar tüm bu mevsimlik tarım sürecinde aileyi sırtlanmış oluyorlar’

Mevsimlik işçi kadınlar hem tarlada işçi hem de kamplarda/çadırlarda kadın olarak varlar. Mevsimlik kadın işçi olmak üzerine gözlemlerinizi aktarır mısınız?

Mevsimlik Tarım İşçisi olmasına gerek yok, kadınların durumu birçok yerde aynı. Özellikle çalışma hayatının içinde varlarsa. Ama mevsimlik tarıma özgü detaylarda var tabii. Burada koşullar evin dışında olmaktan dolayı biraz daha ağırlaşıyor. İster feodal yapı deyin ister eğitim seviyesi, kadınların gündelik hayat içerisindeki koşuşturması birçok iş kolunda, sektörde benzer… Sabah tüm aileden önce uyanmak gerekiyor. Çalışma gün ışıdığında başlıyor genellikle. Bu yüzden gün doğmadan da önce kalkmalı, tüm ailenin ki bu sayı 5 ila 15 kişi arasında değişiyor; kahvaltısını hazırlamalı, kahvaltı bittikten sonra ortalığı toparlamalı, çadırın içindeki yatakları kaldırıp yüklüğe yerleştirmelisiniz. Sonrasında bahçede / tarlada geçiştirilerek yenen öğlen kumanyasını hazır etmeli, herkesin işe hazır olduğunun kontrolünü yapmalısınız.

Sabahtan itibaren tarlada çalıştıktan sonra öğlen seremonisi, ara çay hazırlama işini kotarmalısınız. Gün kararmaya yakın tarladan çadırlara dönüldüğünde mesai devam ediyor. Akşam yemeği için hazırlık başlıyor. Ne hazırlanacağını organize etmeli, ateşi yakmalı, yemeği hazırlayıp sonrasında kaldırmalı, bulaşık ve içme için gerekli suyu tedarik etmelisiniz. Ekmek bittiyse hamurunu hazırlamalı yada önceden hazırlanan hamurla yeni ekmek pişirmelisiniz. Yatma saatinde çadırın içinde yatakları yapmalısınız. Tabi bu rutini bozan durumlarda oluyor. Küçük çocukların çadır içinde yıkanması, ailenin çamaşırlarının yıkanması, asılması, kuruyunca toplanması. Yeni bir bölgeye gidiliyorsa çadırın sökülüp minibüse yüklenmesinde veya eşyaların toparlanmasında erkeklere yardımcı olmak da tüm ailenin, özellikle kadınların görevi.


Hal böyle olunca kadınlar tüm bu mevsimlik tarım sürecinde aileyi sırtlanmış oluyorlar. Bir kadın arkadaşım kitabın maketine baktığında kadınların “tek başlarına” kaldığı bir anı görmediğini ama herhalde erkek olmamdan dolayı çok ilişkiye geçememden kaynaklandığını söylemişti. Tahmin etmediğim şekilde birçok kadınla aram gerçekten iyiydi. Bu büyük ihtimalle benim kurduğum samimiyet veya kendimi ifade edişimden kaynaklıydı diye düşünüyorum. Pek rastlanır bir durum değildir, birkaç ziyaret sonrasında tokalaşıp kucaklaşıyorduk. Hatta kocalarının yanında onların hatalarını eksikliklerini anlatıyorlardı. Dolayısıyla aslında “tek başlarına” kaldıkları bir an olmadığını söyleyebilirim. Yada bu an sadece kişisel temizlik zamanlarıyla sınırlı diyebilirim.

Benim takip etttiğim yada karşılaştığım diyelim kadınlar bana göre gerçekten “güçlü” ve ailenin reisi durumundaydılar. Erkekler de bence bu durumun farkındalar. Alanım değil psikolojik çözümlemeler yapmak istemem tabii ama fikrimce erkekler gazeteci arkadaşım Serdar Korucu’nun da yazısında değindiği gibi gururla ayakta durmaya çalışıyor ama ailelerine daha iyi bir yaşam sunamadıkları için bir hesaplaşmaya giriyorlar. Onları toparlamak da yine kadınlara düşüyor. Bu süreç yetişkin kadınlara özgü değil. Küçük kız çocukları da çadır temizliğinden etrafın toparlanmasına, yemek hazırlığından bulaşığa, çocuk bakımından tarlada çalışmaya / yardım etmeye sürecin içindeler.

Fotoğraf için bir anı dondurduğu ve bütünü görememizi sağlayamadığı yönünde eleştiriler vardır hep. Bu insanların yaşantısını yansıtma noktasında böyle bir kaygı duyduğunuz anlar oluyor mu?

“Fotoğrafları kullanarak düşüncelerimi anlatmaya çalışıyorum yani bir anlatım aracı olarak düşünüyorum Yazarak, film çekerek yaptığınız şeylerde de bu geçerli.”

Fotoğrafın her şeyi göstermeye çalıştığı gibi bir iddiası olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki herşeyi göstermeye çalışırken birşey de gösteremezsiniz. Fotoğrafları kullanarak düşüncelerimi anlatmaya çalışıyorum yani bir anlatım aracı olarak düşünüyorum. Yazarak, film çekerek yaptığınız şeylerde de bu geçerli. Dolayısıyla buradaki asıl nokta anlatım diliniz ve anlatma yöntemini doğru veya efektif kullanıp kullanamadığınız. Objektif olmak veya tarafsızlık durumunu da çok havada buluyorum kendi adıma. Bir konu hakkında fikir beyan ediyorsanız ve bu bir takım durumları gözlemleyip yorumlamaya çalışıyorsanız ortaya çıkan sonuç objektif olmaktan çıkar. Tarafsız bakmaya çalışıyorum olaylara ama subjektif olmak durumundayız yorumumuzu katabilmek için, başka biri çok farklı şekilde çekebilir aynı konuyu. Kişisel olarak didaktik anlatımı, konuşmaları sevmiyorum. İzleyen için ucunun açık olması, yorumlamaya fırsat vermesi gerekir diye düşünüyorum. Dolayısıyla fotoğrafları da bu şekilde çekmeye dikkat ediyorum. Yine bu sebepten dolayı fotoğrafların altında herhangi bir açıklayıcı, yönlendirici bir bilgi yok. Ancak günümüz temposu bu tür filmleri, kitapları, fotoğrafları ağır kanlı buluyor. Okuyucu / izleyici kendisine yapılacak şeyleri söyleyen işleri seyrettiğinde / okuduğunda sorumluluktan kurtuluyor sanırım.
İzleyiciye sunduğum fotoğraflar öncelikle benim gördüğüm, seyrettiğim, tanık olduğum anların içinden tepki olarak refleks gösterdiğim zamanlar. Sonrada biriktirdiğim o anların içinden cımbızladığım sahneler.

‘Hiç yaşanmamış çocukluk bir anda pat diye dökülüvermişti ağzından’

Son olarak bize sizin gözünüzden fotoğrafların da ardında kalan hikayelerden biraz bahsedebilir misiniz?

Bazen konuya fazla girince, özdeşleşince duruma objektif bakamaz hale geliyorsunuz. Bu konu üzerine çok düşündüm. Bir ara kendimi ve ailemi mevsimlik tarım işçisi olarak düşünüp hangi durumda ne yaparım diye hesaplar yapıyordum. Mevsimlik tarım işinde çalışanlar günlük hayatta tükettiğimiz birçok şeyin arkasındaki görünmeyen emek esasında. Aslında bu görünmezlik günlük hayattaki birçok nesnenin arkasında var, biraz meraklıysak ne olduğunun farkına varabiliyoruz.
Sohbetler sırasında aklımda kalan cümleler var. 9 yaşındaki bir kız son 5 yıldır sürekli gezici halde, evlerine hiç dönmemişler, kiradaki evlerinden çıktıktan sonra evleri de olmamış zaten. Çadır içinde sürekli. Bir koltuk bir de duvar olsa, koltuğu duvarın dibine koyar oraya da ev derdim demişti.
Yine çocuklarla başka bir sohbette “olmayacağını bildiğimiz için hayal kurmuyoruz” sözü herşeyden vazgeçmişliğin, kabullenmişliğin yansımasıydı.
16 yaşındaki başka bir kız çocuğu da hem küçük annelik hem tarlada çalışma hemde ailenin yemek, temizlik vb gibi günlük düzeninden sorumluydu. Etraftan birileri işte çok büyüdü diye takıldığında “ben kendim büyüdüm demiyorum” demişti. Hiç yaşanmamış çocukluk bir anda pat diye dökülüvermişti ağzından.