Fikir Yazısı Politika

Erdoğan’ın devletleşen profili – Egemen Aldoğan

1990’lı yılların başlarında Recep Tayyip Erdoğan’ın ve içinde yer aldığı Milli Görüş hareketinin temel siyaset argümanı yüz yüze iletişim ile halkın siyasetiydi. Bu iddialarının doğruluğu yada yanlışlığı tartışmalı olsa da temel olarak “statükocu, vesayetçi” olarak nitelendirdikleri devlet siyasetinin karşısında bir konum aldıklarını iddia ettikleri görülüyordu. “Devletin, farklı görüşlerin siyasi alanda var olmasını engellediğini, anti-demokratik uygulamaların çoğulculuğun önünde büyük engel olduğunu” söylüyorlar ve özellikle yeni kentli muhafazakar kesimde bir karşılık buluyorlardı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önce RP İstanbul İl Başkanlığı görevini yürüten ve sadece kendi cenahında güçlü bir konumda olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini Türkiye kamuoyuna tanıtma imkânını bulması 1994 Yerel seçimlerinde %25,2 oyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilmesiyle başlar. Erdoğan, bu süreçte Belediye Başkanlığı aracılığıyla kendi siyaset anlayışını şöyle şekillendirmekteydi: modern kent hayatına adapte olmakta sorunlar yaşayan muhafazakar kesimin sisteme karşı eleştirilerini kendi siyasi profili üzerinden kurguladığı bir mevcut sistem karşıtlığı. Ancak Erdoğan’ın milletten yana siyaset yapma iddiasının gerçeklikten uzak olduğu yıllar sonra net bir şekilde ortaya çıkacaktı.

Erdoğan’ın 14 Ağustos 2001’de, AKP’nin kuruluş toplantısında yaptığı konuşmada kullandığı şu ifadeler de “Kemalist ceberut devlet ve siyaset anlayışına” karşı yığınların sesi olma iddiasını taşıyordu: “Bugün önemli bir gün. Bugün Türk siyaset hayatına lider oligarşisinin çöktüğü gün olarak, tekelci bir anlayışa dayanan liderlik anlayışının yerine kolektif aklın temsilcisi olan bir anlayışın yerleştiği gün olarak geçecek. Bugün, Türk siyaset tarihinde her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık, yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu gün olarak geçecek.”

Muhafazakar-Sağ partilerin bürokrasi düşmanlığı

1950’li yılların Demokrat Partisi’nden bugüne kadar muhafazakar-sağ çizgiden gelişen tüm siyasi partiler “bürokrasi düşmanlığı” politikasını hep taze tuttular. Devleti kuran kadroların, askeri ve sivil bürokrasinin bu toprakların değerlerini taşımayan elitist seçkinler olduğu söylemini istikrarlı bir şekilde işlediler. DP’nin bu milletin gerçek temsilcisi olduğunu dile getirdiler ve siyasi söylemlerini bunun üzerinden şekillendirdiler. Oysa DP iktidarından önce CHP Milletvekili olan Raşit Öymen’in DP iktidarından sonra milletvekilliği görevinin sona ermesiyle geçim sıkıntısı yaşaması, sağlık sorunları olan eşi Nezaket Öymen’in mecburi şekilde öğretmenliğe başlaması ve geçinebilmek adına küçük bir apartman dairesine taşınmaları bile bu söylemin gerçeklikten uzak olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kurmaylarının da sıklıkla bu bürokrasi-millet karşıtlığını yarattığını ve bunun üzerinden modern devlet yapılanmasını dönüştürmek için güç talep ettiğini süregelen yıllarda gözlemledik. Popülist söylemlerle iktidara gelen ve iktidarda kalan Erdoğan, her geçen yıl eski anlayıştan rövanş alma mücadelesini daha da arttırdı. Ancak bugün geldiğimiz noktada Erdoğan’ın ve AKP’nin sisteme karşı eleştirilerinin bir samimiyetinin kalmadığını söyleyebiliriz. Eskiye dair ne varsa onu kullanarak kendisini güçlendiren, muhalefetteyken zulüm makinası olarak tanımladığı kurumlar aracılığıyla kendisine muhalif olarak gördüğü tüm kesimlere ağır bir baskı politikası yürüten bir anlayışın “eski anlayışı” eleştirerek ve hala kendisini mağdur göstererek yeni bir sistem için yetki isteme talebi kabul edilemez.

Halkın siyasetçisi olma iddiası Beştepe’de çöktü

Bütün bunların yanı sıra Erdoğan’ın iktidarda geçen on beş yılının sonunda mekânsal simgeler ve ikonografik olarak da büyük bir dönüşüm yaşadığı ortadadır. Erdoğan, başbakanlık yıllarında milletin temsilcisi olma iddiasının bir tezahürü olarak Keçiören’de bir evde yaşamayı tercih ediyor ve Başbakanlık konutunda yaşamayı reddediyordu. Bugün ise “devlet temsilinin güçlü gözükmesi gerektiği” teziyle Ankara’nın hakim bir tepesine konuşlanan, oda sayısının tam olarak bilinmediği bir sarayda ve devlette daha önce görülmemiş bir lüks, şatafat içerisinde yaşıyor. Mekansal olarak Beştepe, Erdoğan’ın halkın siyasetçisi olma iddiasının çöktüğü ve kendisini var ettiği bu siyaset anlayışının gerçek olmadığını göstermesi açısından önemlidir ve tarih bunu böyle yazacaktır.

Aynı zamanda Erdoğan’ın, devlet kabullerinde ve çeşitli protokol törenlerindeki görüntüsünün de özellikle son bir yıldır tam olarak devlet otoritesi ile özdeşleştiğini görmekteyiz. Erdoğan’ın görüntüsünün eskiye göre daha resmi olduğu hatta bunun tercih ettiği takım elbiselere kadar yansıdığı söylenebilir. Dikkat edilirse Erdoğan’ın özellikle Beştepe’deki tüm görüntülerinde “güçlü bir devletin sahibi olma” görüntüsünü verdiği görülecektir. Bu görüntüler aslında simgesel olarak kurgulanmak istenen yeni rejimin yansımalarını oluşturduğu için önemlidir. Bu görüntüler ile verilmek istenen mesajlar ortadadır: saray, asker, güç, rejim, otorite, gösteriş…

Bu tarihsel süreci özetlemenin nedeni Erdoğan’ın halkçı bir çizgiden yıllar içinde uzaklaştığını söylemek değildir. Evet, görüntü olarak durum böyledir ancak söylenmesi gereken asıl şey Erdoğan’ın ve AKP siyasetinin aslında milletten yana ve milletin temsilcisi olarak siyaset yapma iddialarının hiçbir zaman gerçekçi olmadığıdır. Her geçen yıl halkla mesafenin daha da arttığı öznel bir yorum değil bilimsel bir gerçekliktir. Erdoğan, daha önceden kurgusal şekilde düzenlenen istisnalar dışında halkla iç içe olmamaktadır. Referandum sürecinde de sık şekilde tekrar ettiği “İsmet İnönü halktan kopuk bir tek adamdı” söylemlerine de siyasi tarihin bir cevabı olarak: “İnönü, kendi resmini banknotların üzerine basacak kadar rejime kadar hakimken iktidarı bir gecede bırakma olgunluğunu göstermişti” verilebilir. Sonuç olarak, “milletin temsilcisi” olarak iktidara gelen ancak yıllar geçtikçe devlet ile millet arasına saray duvarları ören bir anlayışın samimiyetsizliğine Hayır demenin vaktidir.