Sanat

Contemporary 2017: Muhafazarlık ve Sermayenin Tahakkümü 

Sanatı evrensel olarak değerlendirirsek en temel misyonu toplumdaki bütün bireylerin eleştiri zincirine dahil olup benliklerini sorgulamasıdır. Sanatçı ister sanatını klişeleşmiş yargılarla sanat için ister toplum için yapsın kendisini atölyenin kapısına kadar soyutlayabilir. O eser atölyeden çıkıp galeride yerini bulduğu andan itibaren toplumsaldır.

İçinde nefes aldığınız kapitalist sistemden, Ortadoğu coğrafyası için her an devam eden yada her an başlayabilecek savaş atmosferi ve terörizmden, dozunu giderek arttıran ataerkillikten, ırkçılık ve her türlü ötekileştirici tavırdan bağımsız bir sanatın yapılamayacağı kanaatindeyim. İnsanlar galerilerdeki soyut bir eserde kendi yaşantısının çatışmalarını gördüğü takdirde o eser sanat tarihi içerisinde kalıcı olacaktır.

Contemporary’de bir kısmınızın gezerek bir kısmınızın da sosyal medyada karşılaşarak “gitmiş kadar olduğu” eserlere geçmeden önce çağdaş sanat fuarları, özel müzeler ve bienallere dair söylenmesi gereken bir takım unsurlar olduğunu düşünüyorum. Hele ki hemen hemen bütün basının bu olayı İstanbul’un dünya sanatında temsiliyeti olarak yorumladığı, ‘ünlü akınına uğrayan’ bir mekan olarak tasvir ettiği daha da kötüsü ‘resim alıcılarının seçme konusunda zengin bir tercih listesi’ olarak gördüğü bu mekanlara yakından bakmakta fayda var.

Sanat fuarının gerçekleştiği yerin kapısına geliyorsunuz. Size para karşılığında ‘dünya sanatının nereye evrildiğini göstermek’ için kapıdaki görevlilere belli bir miktar ( tam bilet fiyatı 50 tl) ödeyerek biletinizi alıyorsunuz. Bourdieu’nun sanatın umulduğu gibi insanları birleştiren değil, aksine sınıfsal ayrımları, toplumsal kutuplaşmayı pekiştiren bir araç olmasına ilişkin söylemlerine ne yazık ki o sırada beklerken katılıyorsunuz.

Çok gündeme gelen bir eserden burada söz edebiliriz. Galerinin ortasında bir miktar kum üzerinde de bir gemi.

Yorumlanmaya açık bir eser olmasının yanı sıra ilk göze çarptığı biçimiyle kapitalizmin beraberinde getirdiği betonlaşmaya, insanın doğaya müdahale etme hakkını kendinde görmesine ya da kentsel dönüşüme kadar geniş bir çerçevede inceleyebiliriz. Ancak bu eseri yolun karşısında günde belki 45- 50 liralık yevmiye ile çalışan, eserin belki de esas olarak ulaşmak istediği işçilerin görebilmesi için bütün günkü emeğini girişteki gişeye bırakması gerekiyor.

Bu durumu Beral Madra müzeler için şöyle ifade etmiş; “Müzenin bir sanayi kuruluşundan hiçbir farkı yoktur; birisinden tüketim malı çıkacak, diğerinden sanat yapıtı ve kültür çıkacaktır; ve bu, dünyaya pazarlanacaktır.” (Madra,2003: 70) Siz müze yerine ister bienal ister ister sanat fuarlarını yerleştirin.

Pompalanan yapay arzuların nasıl bir gösteri toplumu yarattığını belki de en iyi gözlemleyebileceğiniz mekanlardan biri haline gelmiş. Sanatın işlevinin ‘gösteri’yi görünür kılmak olduğunu eserlerinde anlatmaya çalışan sanatçıların, on metrekarelik alanlar için ödediği miktarları bilmek sanatın en hafif tabirle samimiyetini sorgulatıyor. Popülizmden kurtarmasını umduğumuz sanatın onun sahnesi olduğunu görmek umut kırıcı bir hal alıyor.

Çağdaş sanatta her şey sanattır?

Çağdaş sanat fuarının Ali Artun’un deyimiyle kullanırsak bir tür ‘marifet pazarı’na dönüştüğünü ifade ettik. Bu rekabetçi ortama bir de sanatçıların çağdaş sanatta ne yapsak mübahtır anlayışı eklenince pazar, panayır gibi ifadelerin çokta yanlış olmadığını göreceksiniz. Çağdaş sanatta galeriye her şey girebilir, bana kalırsa girebilmelidir de. Ancak bu sanat adı altında neyi satarsanız o sanattır demektir mi?

1917 yılında Marcel Duchamp bir pisuvarı altına sadece imzasını atarak galeride sergilemişti. Kavramsal sanatın en muhteşem çıkışıdır. Kimi sanat tarihçilerin sanayi toplumunu öven bir eser olarak gördüğü bu en ünlü hazır nesneyi ben tam tersine bir karşı çıkış olarak yorumluyorum. Yapıldığı dönemdeki o şaşalı atmosferi, bırakın eserleri sizin bile gündelik kıyafetlerle girmek istemeyeceğiniz mekanlar haline getirilen galerileri ‘insancıllaştırmak’ adına atılmış müthiş bir adımdı. Günümüz bienallerinde ise kavramsal altyapısı sağlam olmayan, elimdeki nesneleri kullanayım birkaç cümlelik eleştirel zemin bulurum tavrıyla yapılmış çalışmalar görüyoruz.

Elbette hepsi için durum böyle değil… İranlı bir sanatçı olan Iman Safaei’nin metaldan dönen bir tekerlek şeklinde yaptığı ‘Ferris Wheel’ yani dönmedolap isimli çalışması benim için en dikkat çekici eserlerden biriydi. Elbette medyada ‘cafcaflı’ eserler kadar yer bulmadı.

 

Bu eser kadar ilginç bir diğer çalışma ise Emre Yusufi’nin birkaç parçadan oluşan Herkül serisi olabilir. Rönesans tarzı heykelleri ‘aşağılama’ olarak mı yoksa geleneksel sanatı çağdaş sanattan koparmamak adına atılmış bir adım olarak mı yorumlarsınız size kalmış.

Yusufi’nin çalışmaları bana 2015 Contemporary’de sergilenen Murat Koç’un çalışmalarından birkaçını anımsattı. Fuarlarda ‘bu iş tutar’ mantığının bir başka göstergesi midir, bilinmez.

 

“Cinsellik yoktu” teşekkürü…

Kimi muhafazakar köşe yazarları bu yıl sergilenen eserlerde cinselliğin olmamasından mutlu olduklarını dile getiriyorlar. Bünyamin Kara şöyle diyor; “Birkaç yıl önce büyüklerin bile bakarken yüzünü kızartan cinsel içerikli resimler yoktu mesela. Pek çok aile fuara çocukları ile gelmişlerdi. Hatta bu sene çocuklar için ayrı bir etkinlik alanı bile düşünülmüş.”

Burada karşı çıkılan noktanın kadın yada erkek bedenlerinin metalaştırılması olmadığı aşikar. Nasıl içerisinde gündelik hayatımızı sorgulatacak objeler bulunan eserler varsa hayatın doğal bir bileşeni olan cinselliğin de o ölçüde göz önünde olması gerekirdi. Sanatçıların kendi cinselliklerini de dahil etmesinin, araştırmasının ya da bunu sorgulamasının feminist sanat ile çatışan bir noktası yoktur. Birçok kadın sanatçı bu yüzden konu olarak kendi yaşamlarını seçerler. Karşı çıkılan noktayı yok saymak değil, karşı çıktığınız ideolojiyle kendi tarzınızla mücadele etmektir. Örneğin The Dinner Party’de Judy Chicago vajina temsilini kullandığında bunun eleştirel olmadığını nasıl söyleyebiliriz?

Sokakta karşımıza çıkan muhafazakarlık elbette kapalı mekanlarda da ne yazık ki sanatta da etkisini gösteriyor. Seçici kurula teşekkürlerini sunan muhafazakar yazarların sanat tarihi bilinci sorgulanabilir ancak sanatın içerisinde kendisini konumlandıran kişilerin sanatın her zaman devrimci bir yapısı olduğunu, kim gelirse gelsin muhalif olma zorunluluğu olduğunu gözden kaçırmış görünüyor. Tıpkı milliyetçilik gibi militarizm gibi muhafazakarlığın da inşa sürecine sanatla devam etmesi bu yüzden ‘tesadüf’ değildir.

Son olarak söylenebilecek şeyler ‘ben de oradaydım’ popülizmine ne yazık ki katılmış izleyicilerle, ‘ne yaparsak yapalım adı sanat olur’ yanılsamasına kapılmış galeriler kapitalizmin galerileri şekillendirme sürecine katkı sunmuş görünüyor. Sanatın hiyerarşik olmadığının, ve her zaman muhalif kimliğini koruduğu sanat tahayyülleriyle…


(1) Beral Madra. İki Yılda Bir Sanat. İstanbul: Norgunk Yayınevi, 2003

(2) Ali Artun. Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi. İstanbul: İletişim Yayınevi, 2011

Yazar Hakkında

Duygu Nil Özer

Yorum Ekle

Yorum Yazmak İçin Tıkla