Fikir Yazısı Politika

CHP, artık gerçek bir halk partisi olmaktadır: halkla birlikte halk için

Fotoğraf: Reuters - Osman Orsal

Tüm otoriter popülist liderlerin ve siyasi aktörlerin temel çıkış noktası halkın mevcut sisteme tepkisini ve karşı gelme motivasyonunu bir şekilde arkasına alarak esasen kendi gündemini siyasetin merkezine taşımaktır. Türkiye’de de Recep Tayyip Erdoğan, sınıfsal olarak sistemin dışında kalmış ve bunun sancılarını yaşamakta olan özellikle kent varoşlarını merkezine alan bir siyasi yolculuğu takip etti. Büyükşehirlere yeni gelen, ne şehir hayatına tam uyum sağlayabilen ne de kendi değerlerini şehirde hakim kılabilen bu sınıf aslında 1990’lardan beri İslamcı siyasetin ve tabiki Erdoğan’ın hedef kitlesinin omurgasını oluşturmakta. “Devletin tüm kaymağını Kemalist’lerin yediğine” inandırılarak, kendi sınıfsal çelişkilerini görmesi engellenen bu kesim yavaş yavaş İslamcı siyasetin tabanı haline getirildi ve bugüne kadar Erdoğan’a büyük destek verdi. İslamcı siyasetin ve temsilcilerinin söylemlerinin temelinde ilk dönemlerden AKP’ye dek “milletin temsilcisi” olma mottosunun olduğunu görmekteyiz. Erdoğan’ın da sık sık kullandığı bu söylem irdelendiğinde ise “milletten” sadece “kendi partisine oy veren seçmenin” anlaşıldığı fark edilecektir. Erdoğan, sistemin yapısal tüm krizlerini ve çelişkilerini yıllardır iktidar dahi olmamış Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve seçmenlerine yıkarak kendi tabanının öfkesini buraya kanalize etti. Oysa özellikle 1980’den sonra Türkiye’nin yaşadığı tüm yapısal krizlerin mimarları -Erdoğan’ın da sahip çıktığı- merkez sağ siyaset ve onun temsilcileridir. Türkiye’nin ulusal ekonomisini küresel güçlere tam bağımlı hale getirerek sistemi büyük krizlere sürükleyen ve halkın büyük ölçüde yoksullaşmasına neden olan politikalar neo-liberal gündemli sağ siyasetçiler tarafından üretilmiştir.

‘İhale dağıtma organizasyonuna dönüşen siyaset halkın temsilcisi değildir’

Türkiye, 15 yıllık iktidarı döneminde mazlumların temsilcisi olarak kendisini yansıtan ancak kendisi ve çevresi başta olmak üzere tüm AKP çeperinin hızla zenginleşmesi yokmuş gibi davranan bir siyaset ile karşı karşıya. “Eski Türkiye”de yanlış bulduklarını söylediklerinin çok daha fazlasını bugün kendisi yapan, ilkesiz ve tutarsız bu siyaset ise artık çökmek üzere. “Kutlu dava” olarak yola çıkıp ihale dağıtma organizasyonuna dönüşen, “mazlumların sesi” olarak yola çıkıp kendisinden olmayan tüm kesimlere ceberrut olan bu siyasetin halkın temsilcisi olmadığı gayet ortadadır. Bu siyasetin Türkiye’yi her geçen gün daha da kötü bir noktaya götürdüğü görülmektedir. Esasen 16 Nisan referandumu sonuçları da bugüne kadar Erdoğan’a kesintisiz destek veren büyükşehir tabakalarında dahi bu desteğin sorgulanmaya başlandığını göstermektedir.

İşte, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 15 Haziran’da Ankara’dan başladığı ve 1 milyon adım atarak 9 Temmuz’da İstanbul’da görkemli bir mitingle bitirdiği Adalet Yürüyüşü’ne geniş katılım ve yoğun ilgi de Erdoğan’ın bu siyasetinin yapaylığına sert bir tokat olmuştur. 15 yıllık iktidarın yarattığı tüm mağduriyetler, haksız tutuklamalar, ihraçlar, işsizlik, yani esasen halkın gerçek gündemini oluşturan başlıklar Adalet Yürüyüşü’nün öncüsü Kemal Kılıçdaroğlu’nun adımlarını oluşturmuştur. Toplumun hiç bir kesimini dışlamadan, sorun yaşayan kim varsa onun sorunlarını gündemine alan bir yürüyüş nihayetinde İstanbul’da milyonların katıldığı bir Adalet Mitingine dönüşmüş ve -her ne kadar medya bariyerleri kurulsa da- Türkiye’nin gündemine oturmuştur. Yürüyüş boyunca, Roboski ailelerinden – Balyoz-Ergenekon kumpas mağdurlarına, Gezi ailelerinden – ihraç edilen akademisyenlere, tutuklu Hava Harp Okulu öğrencisi babası 63 yaşındaki Veysel Kılıç’tan – 20’li yaşlarındaki Üniversite öğrencilerine kadar pek çok kesim bu yürüyüşe katılmış ve destek vermiştir. Bunun yanında pek çok siyasi parti ve örgüt de bu yürüyüşü sahiplenmiş ve her aşamasında katılım sağlamıştır.

‘CHP, halk ile birlikte devleti yönetme iradesi ortaya koyuyor’

Bütün bunları ortaya koyup mevcut duruma baktığımızda karşımıza çıkan sonuç ise bugün Türkiye’de halkın gerçek sorunlarını merkezine alan siyasi anlayışın CHP’de temsil edildiği olmasıdır. CHP’nin kuruluşundan bugüne kadar halk ile ilişki konusunda sıkıntıları olduğuna dair yorumların yapıldığını, hatta en çok eleştirildiği konunun 1930’larda benimsediği “halka rağmen, halk için” anlayışı olduğunu görmekteyiz. Ancak özellikle Kemal Kılıçdaroğlu gibi -hiç de karşı mahallenin CHP’ye atfettiği gibi elitist olmayan, bu ülkenin kaymağını yiyen seçkinci bir aileden gelmeyen- bir siyasi aktörün Genel Başkanlığı ile bu anlayışın değiştiğini yaşıyoruz. 22 Mayıs 2010’dan beri Genel Başkan olan Kılıçdaroğlu bu 7 yılın ardından bugün CHP’ye atfedilen bu ithamları büyük ölçüde yıkmıştır. CHP’nin kendi içerisinde yaşadığı en büyük çelişki olan “devlet partisi mi?”halk partisi mi?” konusu halk ile birlikte devleti yönetme iradesi yönünde ağır basmaktadır.

69 yaşında, 450 kilometrelik yürüyüş ile halk için bir sivil direniş başlatan Kılıçdaroğlu’na ve partisine artık kimsenin “halktan uzaklar” diyebilecek cesareti kalmamıştır. Toplumdaki sorun yaşayan herkesin doğal savunucusu olan, siyasi iktidardan hesap soran ve Türkiye’yi adalet merkezli olarak yönetmeye talip olan bu siyasi anlayış; “halkla birlikte, halk için” olarak temellenmektedir. Evet, bu yürüyüş sadece CHP’nin bir yürüyüşü değildir. Ancak görülen o ki; bu değerler ve motivasyon temelinde ortaya çıkacak yeni bir siyasi iklim önümüzdeki süreçte Türkiye’yi yönetmeye en yakın siyasi odak olacaktır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında vurguladığı şu cümlenin üzerine düşünülmelidir: “Herkes umut tohumlarını yeniden eksin…”